Sayfalar

11 Şubat 2010 Perşembe

KRUGER PARK

Sabah çok az bir gecikmeyle getirdiler arabayı. Tamam pahalı falan ama araba büyük ve klimalı. En azından rahat olacağız diye avuttum kendimi.
Arabayı alır almaz hemen yakındaki alışveriş merkezine gidip para çekip, biraz yiyecek alışverişi yaptık. Hostele dönüp, hesabı verip, düştük yola. Tarif ettiler yolu, elimizde de yoktan iyice bir harita var. Tabii önce bir de tersten kullanmaya alışmak lazım. En son Borneo'da kullanmıştık tersten trafikte araba. Ama alıştık hemen. Tek zor tarafı sol elle vites atmak bence.
Hemen şehir dışında öndeki arabaların bir şeye vurmamak için kaçtıklarını gördük. Ben de kaçtım ama bakmadan edemedim. Algılamam biraz zaman aldı, baktığım şeylerden biri ayağında hala ayakkabı olan bir bacaktı. Yok dedik, değildir, kukla falandır ama değilmiş meğer. Gerçek insan..Daha sonra gazetede gecekondu bölgesinde hırsızlık yaparken yakalanan bir adamı komşuların iyice dövüp, yola attıklarını okudum. Adam geçen kamyonların altında kala kala o kadar paramparça olmuş ki, yolu yıkamak zorunda kalmışlar. Kim olduğu bile teşhis edilememiş. Yorum bile yapamıyorum.
Kruger'e gelmemiz öğleni buldu. Kapıda günlük ziyaretçi olarak kayıt yaptırıp, girdik. Aslında buraya önceden rezervasyon yaptırmak lazımdı ama internet yoktu ki...Girişte haritayı alıp, baktık, kafamızda kabaca bir plan yapıp, ana kapıya yakın, en büyük kamplardan birine, Skukuza'ya gitmeye karar verdik. Mesafeler çok değil ama burada hız sınırı 40 km. Şaka falan değil, gerçekten kırk..Önce saçma geldiyse de sonradan daha hızlı gitmenin hem tehlikeli, hem de saçma olacağını farkettik. Burada her yer hayvan dolu ve yol falan da tabii ki umurlarında değil. Her an önünüze bir fil ya da gergedan çıkabilir. Ve geçiş hakkı da doğal olarak onlara ait. Ayrıca bazı hayvanları görmek zaten zor, bir de hızlı gidince hiç bir şey görülmüyor.
Skukuza'da gece için rezervasyonumuzu Olifante kampına yaptırdık. Burası kuzeye doğru ve niyetimiz oradan yavaş yavaş aşağı doğru inmek. Zaten hesaba göre bugün daha kuzeye gitmemiz imkansız. Kamp kapıları da akşam 6'da kapanıyor. Öyle nasıl olsa almak zorundalar diye birşey de yok. Almadıkları zaman geceyi arabada geçirmek zorundasınız. Olsun canım, kalırım arabada, ne olacak diye de düşünmeyin. Burada arabadan inmek bile yasak. Her yer hayvan dolu. Tuvalete gideyim derken poponuzu bir aslan ısırabilir yani..Kurallar çok sıkı, girişte verilen broşürde hepsi var. Hem insanları, hem de hayvanları korumak için bu kurallar. Ne yazık ki bizden çok çekiyor zavallılar..
Burada bazı kamplarda “Çakalları beslemeyin, artan yiyecekleri çit dışına atmayın” gibi tabelalar var. Bunlar bile bizi değil, hayvanları korumak için. Çünkü insandan yemek almaya alışan hayvanların davranışları değişiyor, hatta saldırgan olabiliyorlar. Çakalın bir ısırığı kolunuzdaki bütün kemikleri tuz buz edecek kadar güçlü. O yüzden davranışları değişen hayvanlar öldürülüyor. Yani artıkları çit dışına atarak ölüm fermanlarını imzalıyorsunuz.
Birkaç yıl önce Crocodile River kampının hemen dışında genç bir leopar görülmüş. Tabii herkes çakmiş arabayı, seyretmeye, fotoğraf çekmeye başlamış. Zavallı o kadar korkmuş ki, kaçayım derken kampın tellerine takılmış. Kendini kurtaramayınca da elektrik çarpmasından orada ölmüş. Ve bu olduktan sonra bile bazı kendini bilmezler fotoğraflarını çekmeye devam etmiş. İşte bu kadar duyarlıyız bazı konularda..
O yüzden bu kadar fazla kural var işte..
O gün etrafı seyrede seyrede “Bak impala, bak maymun, bak fil” şeklinde kampa vardık. Bu gece tam nehre bakan bir bungalowumuz var. Tuvaletli, sıcak sulu, önde balkonu, buzdolabı...Hoş yer..Gece herkes erken yatıyor, sabah kamp kapıları açılır açılmaz çıkmak için. Zaten ormanın ortası, tertemiz hava, milyonlarca yıldız. Çoook rahat uyudum ilk gece.
Kruger'deher sabah erken kalkıp çıkmak lazım. Çünkü çoğu hayvan ancak o saatlerde ya da akşamüstü görülüyor. Hemen her kamp sabah gündoğumu ve akşam gün batımında rehberli safari düzenliyor. Tabii rehberler hayvanları tanıdıkları için görme şansınız daha fazla. Ama ilk gün fil, zürafa görünce heyecanlanan bizler ikinci günden sonra hiçbirini takmamaya başladık. Tamam çok güzeller ama Ersoy bir ara “ Zebraya deklanşör kaldırmam” falan demeye başladı. Yanlış anlaşılmasın, asla sıkılmadım. Sadece her yerde o kadar çok hayvan var ki. Bir süre sonra alışıyor insanın gözü...Ama yavru görmek için tam zamanıymış. Gördüğüm her hayvanın mutlaka yavrusunu da görmek çok eğlenceli. Minik zürafalar, filler, gergedanlar. Hepsi çok şirindi.
İkinci geceyi Lower Sabie'de bir odada, üçüncüyü ise Crocodile River'da sahra çadırında geçirdik. Çadır falan ama buzdolabı bile vardı ve çok rahattı. Arada kamplarda mola verip, yemek yedik. Hemen her kampta restoran, cafe ya da bir dükkan var. Ama aralardaki mesafenin uzunluğunu unutmayıp, yola temkinli çıkmak lazım. Özellikle de bolca su ve güneş kremi..Hava çok sıcak ve yanmak için arabadan inmek de gerekmiyor.
Biz bir sabah da Lower Sabie'den tur aldık. Gündoğumu safarisi için. Şansımıza sadece dört kişiydik. Genç bir İspanyol çift ve biz. Güneş doğana kadar tam anlamıyla dondum. Salaklık işte, niye almazsın polarını yanına??
Yolda ilk karşılaştığımız hayvanlar aslan yavruları oldu. Dört tane yedi aylık yavru yatmışlar asfalta, ısınıyorlar. Zor kalktılar bizi görünce, hemen yolun kenarına gidip yattılar tekrar. Ama pek aç bir halleri vardı. Rehberimiz açıkladı. Meğer annelerinden ayrı düşmüşler. Beş tanelermiş ama herhalde biri çakallara yem olmuştur dedi. Çok üzüldüm. Ama kedi yavrusu değil ki alıp eve götüreyim. Kesinlikle izin verilmiyor burada öyle şeylere.
Bir kaç kilometre gittikten sonra anne aslana rastladık bu sefer. Aslan ama zavallım aslan gibi değil. Her halinden belli hasta olduğu. Boşuna değil yavrulara bakamaması. Aslanlarda dişiler avlanır, yavrular da daha çok küçük av için. Ölecekler ne yazık ki. Ama doğanın kanunu bu ya, park yöneticileri de asla karışmıyor. Ölen ölsün diyorlar, doğada nasılsa, burada da öyle olmalı diyorlar. Bu konuda çok haklılar aslında ama insan yine de üzülüyor. Bir de buradaki buffaloların çoğunlugu tüberküloz. Hem de çok ama çok bulaşıcı. Özellikle ciğerlere yerleşiyor ve bu da aslanların yemeyi en sevdiği yer. Zaten yemeseler, aynı sudan içseler bile bulaşıyor. Bu yeni bir hastalık değil, yıllardır var ama daha önce de dediğim gibi park yönetimi karışmak istemiyor. Doğa kendi dengesini sağlamak zorunda.
Yine de duyduğum bir şeyden hiç hoşlanmadım. Parkın kuzeyindeki fil nüfusu çok arttığı için silahlı safariye izin vermeyi düşünüyorlarmış. Hayvanları başka yere nakletmek çok pahalı olduğu için..Sakın fil vurmak için gelecek turistlerden binlerce dolar kazanmak daha çok işlerine geldiği için olmasın??
Bazıları Kruger'e yapay dese de bence haltetmişler. Tamam, çok turistik olabilir ama bence hayvanları hayvanat bahçesinde görmekten bin kat daha iyi. İnsan bir gergedanla her gün burun buruna gelmiyor sonuç olarak.
Çok yorulduk ama değdi gerçekten..

Hiç yorum yok: