Sayfalar

Afrika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Afrika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2019 Çarşamba

KENYA 1. GÜN


Yıllar sonra geriye döndüm..
O kadar zamanda hiç mi gezmedim, hiç mi önemli birşeyler olmadı? Tabii ki oldu, tabii ki gezdim..Ama yazmaya ne vaktim, ne de keyfim oldu..İşin doğrusu şu anda bir haftaya yakındır çektiğim diş ağrısı beni iyice yazmaya itti çünkü dişim ağrıdıkça sebebi geliyor aklıma..Gezmek..Daha doğrusu gezerken bir aya yakın Amazon'da doğru düzgün beslenememek hiç çürüğü olmayan dişimin fena halde sallanmasına ve apse yapmasına sebep oldu.
Yani sıtmaydı, sarı hummaydı, dengue ateşiydi derken böyle şeyler atlanabiliyor bazen..Ve bunun aşısı da yok:))))
Turlarımı yazmak hiç alışkanlığım değil, buraları daha önce gittiğimde de yazmamıştım. Ama evdeki onlarca deftere, nota bakınca ufak ufak başlayayım dedim. Sonuçta o kelimeler o sayfalarda kaldıkça kimseye bir faydaları olmayacak..
Hazır hafızamda taptazeyken Kenya ve Tanzanya ile başlayalım...
1.Gün İstanbul- Nairobi
Herşeyden önce artık Kenya ile aramızda saat farkı yok. Bizde artık yaz saati uygulaması olmayınca saat farkı ortadan kalktı. Thy'nin direkt uçuşuyla yaklaşık 6 saat 40 dakikada Nairobi'ye varılıyor. Bu uçuşun tek handikapı varışın sabah saat 3 sularında olması..Havaalanında inşaat devam ediyor. Bizim için kapıda vize uygulaması olduğu için vize formlarını doldurmak ve elli doları hazır etmek gerekiyor. Yanınızdaki dolarların 2004 sonrası olması çok önemli, eski paraları sahte banknot riskinden dolayı hiçbir yerde kabul etmiyorlar. Tabii bir de tükenmez kalem şart, orada bulmak imkansız..Vize ve pasaport işlemleri aynı gişede yapılıyor..Fazla beklemiyoruz ama bazı görevliler biz tez canlı Türkler için gerçekten pek yavaş. Afrika standartlarına göre ise bu tempo şimşek hızında bile sayılabilir..
Hemen karşı duvardaki yazı dikkatimi çekti: “Do not linger”, yani “Oyalanmayın” diyor. Artık bizim için mi, yoksa oyalanmayı çok seven Afrikalılar için mi yazılmış bilemedim..Orada yıllar önce yine Afrika'nın ufak bir kasabasının marketinde gördüğüm yazı geldi aklıma : “Do not rush me, I am a local”..
Birkaç adımda bagaj alım alanına geldik. Burada bile bagaj arabaları ücretsiz..Yine bizim havaalanlarındaki bagaj arabası vurgunu geldi aklıma. 5 lira ya da 1 euro..Üstelik teslim yerleri havaalanının iki ucundan başka yerde yok!
Burada para bozdurmak mümkün. Hemen her yerde dolar kabul ediyorlar ama yine de az bir miktar Kenya şilingi taşımak mantıklı. Eğer Nairobi'de kalacaksanız şehirde de döviz büroları var ama bizim gibi direkt Maasai Mara'ya gidecekler için başka yer yok.
(Bu arada milli parkın adı Masai değil, Maasai:))
Tabii ki sabahın bu saatinde döviz bürosu dışındaki her yer kapalı. Kenya'da telefon hattı alayım diye düşünüyorsanız, Nairobi'yi beklemek zorundasınız..Kenya, dünyada nüfusa göre en çok internet kullanan sayısına sahip ülkelerden biri, o yüzden hatlar oldukça ucuz..Açık yer görsem ben de grubuma söyleyecektim ama herkes erkenden uyumuş burada..
Havaalanından çıkar çıkmaz birkeç adım ötede araçlarımız bizi bekliyor. Hafif bir yağmur var ama o kadar saat uçaktan sonra bana pek güzel geldi. Hemen beş dakika ilerdeki Sheraton otele geldik. Buradan sabah 7:30 gibi araçlarımız bizi alacak ve Maasai Mara'ya doüru yola çıkacağız. O saate kadar kahvaltı ve dinlenme molamız var..
Şimdilik bu kadar..Ağrı kesici fena halde uykumu getiriyor, oysa daha yazacak o kadar çok şey var ki..
Yarınki diş randevumdan sonra devam ederim artık:))

14 Kasım 2010 Pazar

TEKRAR AFRİKA'YA..

Artık fazla oluyorum galiba..Son bir yıl içinde kara kıtaya üçüncü gidişim olacak. Ama bu sefer iş için, bayram tatilinde grup götürüyorum..
Eşyalar hazır, ben ise olabildiğim kadar hazırım..Korkunç bir boyun-omuz tutulmasıyla uğraşıyorum...İlaç içtikten sonra bir- iki saat iyiyim, sonra yine başlıyor. Umarım daha fazla kötüleşmeden kendime gelirim..
Yol tabii ki uzun. Yarın öğlen Qatar Havayollarıyla Doha'ya, orada bir gece stop over yapıp, 11 saat 45 dakikalık bir uçuşla Cape Town'a..Üç gece Cape Town, oradan iki gece Sun City ve bir gece de Johannesburg'da kalıp, memlekete dönüş..Programımız da epey dolu ama görecek o kadar çok şey var ki..Güney Afrika gerçekten çok güzel bir ülke, ben geri döndüğüm için çok çok çok seviniyorum..
Artık oradan rehber gözüyle anlatırım bir de...
Umarım katliam değil, bayram kutlanır bu sefer..
İyi bayramlar..

23 Mart 2010 Salı

DUBAI VE EVE DÖNÜŞ

Sabahın köründe geldik Dubai'ye..Burada Emirates konaklama vermiyor ama yine de biz bir gece kalalım dedik. Hem uçak yolculuğuna ara vermek, hem de biraz dolaşmak için. Burada da hemen araba kiralayalım dedik, havaalanından arabamızı kiralayıp, çıktık yola. Otuz saatliğine olsa da kendi aracımız olsun dedik Arap ellerinde..
Burada her yer otoyol gibi olduğu için araba kullanmak kolay ama yol bulmak zor. Çünkü adamakıllı bir harita yok. Olanlar da haritada gözüken bir sürü yer daha inşaat halinde olduğu için yol bulmak zor. Burası zaten şehirden çok kocaman bir inşaat alanına benziyor, adamların iflas derecesine gelmesine hiç şaşırmadım. İnşa edilen ya da edilmekte olan her şey çok büyük ve çok gösterişli.

Arada şehrin eski pazarını ve elektronik çarşısını da gezdik ama işin doğrusu etkilenecek hiçbir şey bulamadım. Bir outletten aldığım ayakkabılar ve trekking pantolonları dışında.
Ben sıkılmışım zaten alışveriş merkezleri ve fast food'dan..Benzin dışında hiçbir şey de ucuz değil burada..
En azından gördüm, sonuna kadar da gezdim diyerek bindim uçağa..
Bagajda beni vazgeçiremedikleri çadırım, uyku tulumum ve Namib kamp koltuğumla..
Sınırlardan geçirdiğim taşlarım ve midye kabuklarımla..
Bir de boynumda kesilmemiş Afrika elmasımla..
Ve hostesten bir kırmızı şarap isteyip arkama yaslandım......................

22 Mart 2010 Pazartesi

CAPE TOWN GÜNLERİ

 Valla özlemişim ben bu şehri. Aslında şehirden çok Arda, Joe ve Wade'i..Kendimi eve dönüyormuş gibi hissettim, hele de otobüs garajında bizi bekleyen Joe'yu görünce. Bir ağlamadığım kaldı, onu da yapmaya utandım..
Joe bizi hemen eve götürdü, bahçede yeni yapılan Türk köşesine oturtup bana buz gibi bir beyaz şarap getirdi. Kendimi cennette sandım o an. Arkasından Arda ve Wade gelince, hele bir de yemekleri -gerçek pide, ızgara köfte millet- ve de rakıyı görünce uçtum. Şaka sanmayın, rakıyı kaçırınca gerçekten uçmuşum...
Oradaki az zaman boyunca (pek az değil ama bana öyle geldi) herşeyi yaptık herhalde. Arda ve Wade çoğunlukla çalıştıkları için Joe bizi heryere götürdü, rehberlik yaptı. Onlar da işleri bitince bize katıldılar..İsim isim saymak zor ama sanırım Cape Town'da gitmediğimiz yer kalmadı. İnanılmaz yemekler yedik, şaraphane şaraphane gezip güzelim şaraplar tattık, hatta Güney Amerikalı arkadaşlarının karnaval partisine bile gittik de ben striptiz dans yarışmasında birinci bile oldum. Ama soyunmak falan yoktu, yanlış anlaşılmasın!!!!




Alışverişlerime de büyük bir sabırla dayandılar, hatta kumaş almam için bile Sue götürdü beni dükkanlara..O olmasa hayatta bulamazmışım...
Son gün bile uçak kalkmadan önceki saatlerimizi boş geçirmeyip Kirstenbosch Botanik Bahçesi'ne gittik..Tek kelimeyle bayıldım..Git oraya, bütün gün çimlerde yat, şarabını iç, yemeğini ye..Üstelik yüzlerce güzelim bitki arasında..Daha ne ister insan hayattan??
Böyle bir hayatın varolabileceğini bilmiyormuşum demek, o kadar gezmeye, o kadar yaşamaya rağmen..
Cape Town'dan ayaklarım geri geri giderek ayrıldım. Allahtan bizimkiler haziranda İstanbul'dalar...
Şimdi bir tek Dubai kaldı , gerisi memleket...

13 Mart 2010 Cumartesi

WINDHOEK- CAPE TOWN

Dün sabah yine sabahın köründe yola çıktık. Akşam hava kararmadan önce Windhoek'e , hostele varmamız lazım. Aslında epey bir düşündük acaba yolda bir yerler var mıdır diye ama yol çok uzun olduğu için direkt gitmeye karar verdik. Yoldaki kasabalardan birinde bir öğlen yemeği molası verip, devam ettik. Windhoek'e yaklaşık 200 km yol varken direksiyona ben geçtim. Ersoy yoruldu artık. Üstelik sabahtan beri ben horul horul uyumaktaydım arabada.
O geceyi Windhoek'te hostelde ama arabada geçirip, ertesi gün de arabayı teslim ettik. Onca zaman bizi taşımış arabacığımızdan ayrılmak bana pek zor geldi. Bıraktım ama çıkana kadar da arkama bakıp durdum..Canım benim..Ühhüü....

Ondan sonra şehirde dolanıp durduk, daha önce gidemediğimiz her yeri dolaştık. Bu arada orada yol kenarındaki yer tezgahında eşya satmaya çalışan Himba kadınlarını da gördük. Aslında orada mal satmaktan çok fotoğraf çektirerek para kazanıyorlar. Kendi kabileleri nerelerdedir acaba zavallıların şimdi??
Son gecemizi hostelde, ama bu sefer yatakhanede geçirdik. Burada mutlaka önceden rezervasyon yapmak lazım, yoksa aynen bizim gibi oda bulamazsınız. Yatak bulduğumuz için bile şanslıydık aslında. Geceyi misyoner bir Amerikalı- ki altı yıldır oralarda çalışmaktan bıkmış olduğu her halinden belliydi-, deli bir İspanyol amca -şaka değil- ve bir beş normal gençle geçirdik. Zamanımızın çoğunuysa eşya paketlemekle geçirmek zorunda kaldık. Ben ne çadırımdan, ne sandalyemden vazgeçerim deyince:))) Üstelik otobüste de ağırlık hakkı adam başı 20 kilo..Üstelik her bagajı da tek tek tartıyorlar!!
Otobüs saati gelince hostelin ücretsiz servisi bizi otobüslerin kalktığı alana götürdü. Beklerken siyah bir adamın artık eşyalarını toplamış olan Himba kadınlarının ellerindeki parayı aldığını gördüm. Kesin köle gibi çalıştırıyorlardır zavallıları..
Otobüs Sleepliner, koltuklar kocaman, rahat rahat gittik 19 saat yolu..
Tekrar Güney Afrika'dayız...

10 Mart 2010 Çarşamba

RUACANA VE ETOSHA MİLLİ PARKI

Opuwo'dan yola çıkarken niyetimiz hiçbiryere uğramadan direkt olarak Etosha Milli Parkı'na ulaşmaktı. O yüzden Ruacana Şelalesi'ne gitmekten vazgeçmiştik. Ama kaderimizde gitmek varmış meğerse..Okahao'ya gidelim derken, ayrıma geldiğimizde yolun kapalı olduğunu farkettik. Aslında farkedemedik ama kavşağa geldiğimizde ayrımı bulamayınca oradaki polise sorduk. Bize karşı tarafı gösterdi ama zaten kapalı olduğu besbelli, kaldırım taşıyla kapatılmış. Böylece mecburen rotayı kuzeye çevirip, Angola sınırına doğru yola çıktık. Opuwo- Ruacana arası 140 km kadar, yol da bir yerden sonra epey düzgündü. Oraya kadar gelmişken yolu biraz daha uzatıp, şelaleyi de görelim dedik. Zaten topu topu gidiş- geliş kırk kilometre uzayacak yol.
Şelalenin yanına gidebilmek için Namibya sınırından çıkmak gerekiyor çünkü nehir, Angola ve Namibya sınırını oluşturuyor, yani “No man's land”.Allahtan Angola'ya girmek ya da resmen Namibya'dan çıkış yapmak gerekmiyor da sadece sınırdaki görevlilere “Şelaleye gidiyoruz” deyince turistlere kapıyı açıyorlar.
Burası epey sapa kaldığı için bizden başka sadece dört kişilik bir yabancı aile daha gördük. Bir de ilerde mangal yapıp, içki içen buralı gençler. Burada da su başını bulan mangalı yakıp, şişeyi açıyor anlaşılan.
Manzara çok güzel. Şelalenin yüksekliği 85 metre ama nehrin suyunun çoğunu Angola tarafındaki barajda tuttukları için su olması gerektiği kadar fazla değil. 2001 ve 2002'de barajın kapakları açıldığında manzara Niagara'ya benziyormuş. Yine de ben çok beğendim.

Oradan da çıkıp artık ufak ufak değil, son hız Etosha'ya doğru yol almaya başladık. Eğer park kapanmadan, daha doğrusu kamplar kapanmadan yetişemezsek, sokakta kalırız. Parka giremezsek yine şansımız var, etrafta kalacak yer bulabileceğimiz kasabalar var ama parka girip, kampa yetişemezsek durum fena, sabaha kadar arabadan inemeden, tuvalete bile gidemeden kalırız hayvanların içinde. Park kapısına kadar 350 km'den fazla yol var. Başladık basmaya..Ersoy kullanırken ben uyukladım, ben kullanırken de Ersoy. Burada yol çok düzgün ama hızlı gitmek çok zor. Çünkü bu taraflara geldikçe manzara değişti, artık etrafımız yemyeşil, göller ve balık avlayan insanlar var her tarafta. Nüfus da çok arttı, artık her adımda insan ve hayvanlar görüyoruz..Bir kaç kasabadan geçerken hurdacılara dikkat ettim, arabaların hepsi önden vurulmuş. Normal tabii, o kadar hayvan olunca yol kenarlarında..
Artık kapıya yetişmekten neredeyse ümidimizi kesmek üzereyken nasılsa kapalıdır diye bakmadığımız bir park kapısının yeni haritada açık olduğunu farkettik. Bir deneyelim deyip daldık, zaten öbür kapıya yetişmek gibi bir şansımız kalmamıştı. King Nehale kapısına geldiğimizde açık olduğunu gördük ve çok sevindik ama bu sefer de hala kampa yetişmemiz gerekiyordu. Kampa kadar hala 45 km yol var, saat 18:00 olmuş. Yani bir saatte kampa girmek lazım ve hız sınırı da saatte 50 km. Yetişiriz deyip çıktık ama yol yine çok kötü. Meğer burası Kruger gibi falan değilmiş. Yollar toprak ve son yağan yağmurlar iyice bozmuş. Yine de son dakikada kampa girip, resepsiyon kapanmadan hemen önce bir kamp yeri ayarlamayı becerdik.
Size biraz parkı anlatayım..İsmi “Büyük beyaz yer” anlamına geliyor. Burada gerçekten de büyük, tuz ve kilden oluşan büyük beyaz bir alan var ve parkın dörtte birini oluşturuyor. San efsanelerine göre burada yaşayan bir kabile saldırıya uğruyor ve bir kadın dışında bütün köy ölüyor. Yalnız kalan kadının gözyaşlarından da göl oluşuyor..İşin bilimsel tarafı ise tabii ki çok farklı. Binlerce yıl önce buradaki göle Kunana nehri getiriyormuş. Ama nehrin yönü değişince, yağmurlar dışında tamamen kuru kalan bir alana dönüşmüş. Park 1922'de ilk kurulduğunda yaklaşık 100.000 km kare iken, 1960'larda bugünkü boyutu olan 22.270 km kareye indirilmiş. Yani ilk hali Türkiye'nin yaklaşık 1/8'i imiş.
Buradaki ziyaretçilerin sadece parkın doğusunu gezmelerine izin veriliyor. Batısını da fena halde merak ettik ama sadece Namibyalı seyahat acentalarına izin veriliyormuş. Kesin bütün hayvanları da oraya taşımıştır bu adamlar!
Parkta şu anda kalınabilecek dört ayrı kamp yeri var. Bunlardan üçü hemen hemen kampın kurulduğu zamandan beri faal. İçlerinde kamp alanlarından özel bungalowlara kadar çeşit çeşit konaklama imkanı, içinde fazla şey bulunmayan bir market, benzin istasyonu, ufak bir tamirhane var. Fiyatlar konaklama türüne göre değişiyor. Ama Onkoshi açılalı sadece iki yıl olmuş ve fiyatları gecelik 450 euro civarında. Artık başka sefere: dedik :))
Etosha'daki ilk gecemizi böylece Namutoni Fortress Kampı'nda geçirdik. Kampın içinde isminden de anlaşılacağı gibi gerçekten bir kale var, Almanlar yüzyılın başında burayı yerli kabilelereden korunmak için kurmuşlar ama pek işe yaramamış..

Buradaki kamp yerlerinde Okaukuejo dışında yer verilmiyor. İlk gelen istediği yeri alıyor. Hepsinde tuvalet kağıtlı tuvalet, banyo, sıcak su, bulaşık yıkama yeri gibi imkanlar var. Hatta en son kampta bozuk parayla çalışan çamaşır ve kurutma makineleri bile vardı. Her kamp yerinde de ışık, priz, beton bir masa ve oturacak yerler ve bir mangal yeri var. Ama yine de aralarında fark var, Okakueju ve Namutoni ne kadar bakımlıysa, Halali de bir o kadar döküktü. Namutoni dışında hiç birinin kamp alanında barı da yoktu örneğin..Ama gideceklere bende tavsiye: Sakın restoranlara güvenip gitmeyin..Bütün yemekler açık büfe olarak veriliyor ve hiç de ucuz değiller. Parka gelmeden bir süpermarket bulup konserve gibi şeyleri oralardan taşımak daha mantıklı. Marketlerde et var ama biz birinde bulduğumuzu diğerinde bulamayıp son gece kocaman kesilmiş, donmuş tavuklarımızın pişmesini beklemekten akşam yemeğini ancak gece 22:30 sıralarında yiyebildik. Öğle yemeklerini ise soğuk konserveyle atlattık. Benim bir kere yediğim konserve soslu köfte korkunca yakındı ama insanın aç olunca neler yiyebileceğini bir kere daha gördüm..

Aslında buraya hayvan görmek isteyenlerin gelmesi gereken zaman Mayıs- Eylül arası olan kurak zaman. O dönemlerde su az olduğu için hayvanlar özellikle geceleri hemen kampların yanına kurulmuş olan ve gece de aydınlatılan göletlere geliyorlar. En iyileri de Halali ve Okaukuejo imiş. Biz yağmurlu zamanda orada olduğumuz için gündüz asıl canavarları göremedik. Ama her çeşit geyik cinsi, çakallar, bir sürü kuş, zürafa ve hatta yavrusuyla giden bir siyah gergedan bile gördük. Ama aslanlar...Okaukuejo'da bütün bir gece avlanan aslanları dinledim, Ersoy da sabah onların avcılarından kalan artık bir kaburgayla kaçan çakalları gördü ama ne yazık ki kendilerini göremedik. Olsun, ben yine de çok eğlendim...

7 Mart 2010 Pazar

HİMBALAR

Bugün yine zar zor uyandım. O kadar yolculuğun acısı yavaş yavaş çıkmaya başladı. O kadar uykum var ki..Ama eve dönünce uyurum diye teselli ediyorum kendimi. Her gün Namibya'ya gelecek halimiz yok ya..
Dün rehberi bugün sekizde çağırdık ya, sekiz olmadan ikimiz de hazır, beklemeye başladık. Ama gelen giden yok. Resepsiyondaki kızcağız en sonunda geldi, rehberin gelmeyeceğini, bizi o yüzden Winston'un götüreceğini söyledi. Ne diyeyim, içim rahatladı doğrusu..Zaten böyle insanların özel hayatına dalmak, hele de fotoğraflarını çekmek konusunda hiç rahat değil içim. Sanki onları müzedeymiş gibi görmekten hiç hoşlanmıyorum. Hele de bana ters davranırlarsa -ki hiç şaşırmam- ne yapacağımı bilemiyorum. Sanki onları insanlıklarından soyutluyormuşum gibi geliyor. Ama Ersoy Afrika fikri çıktığından beri Himbalardan bahsediyor. O yüzden çare yok, gidilecek..
Önde sadece iki kişilik yer olduğu için beyleri önde bırakıp, ben arkaya atladım. Buraya epey alıştım zaten, hatırlarsanız Sesriem'de yolda giderken, burada uyumuşluğum bile var. Fena halde sallanıyor, çok da gürültü var ama camları açınca hem hava geliyor, hem de sigara bile içebiliyorum. Onbeş kilometre yol, belki popom erir biraz sallantıdan dedim.
Önce markete uğramamız lazımdı. Ziyarete giderken para değil, hediye götürmek gerekiyormuş...Hatta iyice uzaktaki kabilelere gidenler hastaneye uğrarlarsa, hastane onlara kabilelere götürmeleri için ilaç ve malzeme bile veriyor ücretsiz. Bunun bile ne kadar doğru olduğunu bilemiyorum çünkü onları biraz tanıdıktan sonra anladım ki, ihtiyaçları olan her şey doğada zaten var ve onları nasıl bulup, nasıl kullanacaklarını çok iyi biliyorlar. Bizim süper teknoloji ilaçlarımıza ihtiyaçları yok. Önce gittiğimiz süpermarket kapalıydı. Anlaşılan dün gece fazla içtikleri için açamamışlar bugün. Çalışanların çoğu işe gelmeyince...Dün gece köyden gelen gürültülerden belliydi zaten bugün çoğunluğun ayılamayacağı..
Ersoy arabada beklerken biz alışverişi hallettik. Winston tam olarak neler almamız gerektiğini çok iyi biliyor. Derdi bana para harcatmak değil, hatta ben bazı şeylerin pahalısını almaya kalkışınca beni uyardığı çok oldu. Sonuçta aldıklarımız şöyle: Mısır unu, şeker, çocuklara şeker (ucuzunu almaya kıyamadım), çay, ekmek, tütün ve vazelin..Tütün belki iyi bir şey değil ama kullanıyorlarsa ve değer veriyorlarsa biz kim oluyoruz ki karışalım. Kimse kimsenin adına karar verme hakkına sahip değil..
Vazelini daha sonra açıklayayım:))
Bu arada Ersoy her zamanki gibi park yerindeki çocuklara arabadaki bisküvileri dağıtmakla meşgulmüş. Yalnız bırakmaya hiç gelmiyor, bir gün gelip eşyaların hepsini dağıttığını görürsem şaşırmam. Çocuk olunca kıyamıyor işte..
Tekrar arabaya binip, çok bozuk bir yoldan yaklaşık yirmi kilometre kadar gittikten sonra sola sapıp, iyice arazinin içine kadar girdik. Orada burada ufak kulübeler vardı. Biraz gittikten sonra durduk, Winston bize beklememizi, önce izin alması gerektiğini söyledi. Biraz sonra döndü, bize “Gelin” dedi. Utana sıkıla indim arabadan. Bizi önce şefle tanıştırmaya götürdü. Ama ilk olarak herkesi nasıl selamlamamız gerektiğini de öğretti: Morro,morro..Bu köy tamamen şefe ait. Her kulübe bir karısının, yani aslında bütün köy bir aile. Çocukları büyüyüp, ergenliğe ulaşınca kendilerine ayrı bir kulübe yapıyorlar. O yüzden bunun gibi bir sürü köy var. Büyüklükleri de şefin kaç karısı olduğuna göre değişiyor.
Aile yapısı çok ilginç. Bu tip yapıya dünyada sadece birkaç yerde rastlanıyor. Örneğin bir oğul, babasının değil, dayısının mirasını alabiliyor. İnanç sistemleri de ilginç. Mukuru adında tek bir tanrıya inanıyorlar ve tanrıları ve atalarıyla kutsal bir ateş aracılığıyla haberleşiyorlar. Ama benim en çok hoşuma giden şey tanrılarının asla cezalandırmaması. Mukuru insanları sadece kutsuyor ama atalarının ruhlarının cezalandırma gücü de var..
Himbalar Afrika'nın en ünlü kabilelerinden biri..Sebebi de bir çoğunun hala eski usulde yaşamaya devam etmeleri ve kadınlarının süslenme şekilleri. Kadınlar vücutlarını kırmızı toprak ve tereyağı karışımından yaptıkları bir boyayla boyuyorlar. Saçlarını da örüp, yine bu karışımla sıvıyorlar. Bu boya ciltlerine çok güzel bir kırmızılık veriyor. Nasıl yıkanıyorlar diye hiç sormayın, çünkü hayatları boyunca hiç yıkanmıyorlar. Sadece gerektiğinde ellerini kumla ovalayarak temizliyorlar. Bu boyanın elde edildiği toprak ta Angola sınırından içerde kalan bir bölgeden getiriliyor. Onca yolu boya gerektikçe yürüyerek gidip geliyorlarmış..
Buraya gelirken Ersoy bu kabileyle ilgili bir yazı okumuş, bizim bir Türk gezgine göre pek fena kokuyorlarmış..Yalan valla..Zaten tereyağını aynı zamanda yemek için de kullandıklarından arada onun yerine vazelin kullanmaya başlamışlar. (Bakınız: Vazelin:))) Üstelik yerli, ilkel olabilirler ama bitki köklerini yakarak tütsülendikleri ve epey de iyi kokan bir parfüm bile kullanıyorlar.
Burada hemen her işi kadınlar yapıyor, erkekler avlanmak gibi işlerle uğraşıyorlar sadece. Ana besin kaynakları da keçi sürüleri.
Almanlar nasıl becermişse, burada da 1900'lerin başında çok büyük bir katliam yapmış. Arada başlarında boynuz varmış gibi şapkalar olan kadınlar göreceksiniz, bunlar Herero kabilesinden..Ne yazık ki üçüncü önemli kabile olan Nama'lardan ayırdedici bir fotoğraf yok elimde..
Sonuç olarak olan şu: Almanlar 1800'lerde Afrika'da yayılmaya başladıklarında yerlilerle çeşitli anlaşmalar yaparak bazı arazileri çiftlikler haline getiriyorlar. Ancak bu kolonileşme sürecinde zamanla su, toprak hakları ve yerlilere resmi olarak ayrımcılık yapılması sorunlara sebep oluyor ve 1904 yılında Herero'larla başlayarak bölgedeki yerliler ayaklanıyorlar..
Bu sırada Almanlar ayaklanmayı bastırması için bölgeye Lothar von Trotha'yı gönderirler. Von Trotha da yerlilerden kurtulmak için bir katliam başlatır. Önce Herero'ların üç tarafını sararak, onları Kalahari Çölü'ne çekilmeye zorlar, çevredeki bütün su kuyularını zehirletmeyi de unutmaz. İşin ilginç tarafı Alman komutan askerlerine gördükleri her yerliyi kadın, çocuk ayırdetmeden öldürmelerini emrederken, vahşi dedikleri yerliler askerler dışında kimseye dokunmazlar. Hatta rahiplere bile. Zaten o rahiplerden bir kısmı daha sonra yerlilerle işbirliği yaptıkları şüphesiyle sorguya çekilirler..
Ölenlerin tam sayısı bilinmiyor ama Namaların %50'si olan 10.000 kişinin, 65.000 Herero'nun ve yine binlerce Himba'nın katledildiği tahmin ediliyor.

Kurtulanların çoğu da toplama kamplarında ağır çalışma şartları, yetersiz beslenme ve hastalıklardan hayatını kaybediyor.
Başlarına gelen bu kadarla da kalmıyor. 1980'lerde başlayan bir kuraklıkta hayvanlarının hemen hepsini kaybeden Himbalar ancak Uluslar arası yardım örgütleri sayesinda ayakta kalabiliyorlar.
Bugünkü durumları da karmakarışık. Bir kısmı Opuwo'daki gecekondularda yaşayıp, turistlere para karşılığı fotoğraf çektiriyorlar. Kadınlar da dahil olmak üzere bir sürüsü fena halde alkolik..Hatta alkol için kendini satanlar bile var. Bir kısmının toprağı milli park sınırları içinde kalmış, tam olarak eskisi gibi olmasa da rahat bir yaşamları var. Bir kısmı ise turistik köylerde yaşayıp, büyük acenta müşterilerine gösteri yapıyorlar.
Bir de bizim gittiğimiz köy gibi hala eski hayat tarzını yaşatmayı başaran şanslı yerliler var. Kendileri ne derler bilemiyorum ama gördüğüm yüzler hiç de şikayetçi değildi, aksine birkaç genç dışında hallerinden pek memnun, hatta gururlu gözüküyorlardı.
Ufaklıkların ilgisini en çok benim göğüslerim çekti, bakıp durdular. Annelerininki gibi açık değil ya..Eminim çatlamışlardır meraktan..
En çok güldüğümüz şeyse, sevmek istediğim bir ufaklığın korkudan ağlamaya başlaması oldu. Meğer bebecik hayatında ilk defa beyaz insan görüyormuş:))

Önce şefle tanıştık. Ben adama bayıldım. Gözlerindeki muzip, keyifli ifadeyi çok az insanda gördüm doğrusu..Kendi kulübesinin önünde bir kamp sandalyesine oturmuş, ok yontuyor. Yanında da yere çömelmiş birkaç arkadaşı. Bizim Anadolu köylerinden pek de farklı değil anlayacağınız. Sonra ilk karısıyla tanıştık. Karıları arasında en yaşlı olanı ve köyün en büyük kulübesi onun. Tam kutsal ateşin ve hayvan ağılının karşısına kurulmuş. Öyle canının istediği gibi girip çıkamıyorsun, soldan girip, soldan çıkmak lazım. Kendisi aslında köyün tam anlamıyla hanım sultanı, anladığım kadarıyla şeften bile güçlü, ona sormadan hiçbir şey yapılmıyor. Bu bana hiç garip gelmedi. Daha önce de kiminle konuştuysak, bize ana dilinden, annesinin ailesinden bahsetti. Anaerkil toplum budur işte! Afrika'nın gerçeği..
Sonra yavaş yavaş köyü dolaştık. Winston bize gerektiğinde tercümanlık yaptı, gerektiğinde açıkladı. Meydanda bir sürü hayvan kemiği gördük, meğer bu şefin abisi olan eski şef daha birkaç hafta önce ölmüş, onun cenazesi için de bir sürü konuk gelmiş. Onları beslemek için kesmişler hayvanları. Bir kabilede biri öldüğünde meğer diğer kabilelerden insanlar onları teselli etmek için gelir, bir süre kalırlarmış. O ziyaretten artakalanlarda bu kemikler ve kola şişeleri. Alkol görmemek hoşuma gitti aslında. Biz ayrılırken bir grup kadın da başka bir köydeki cenazeye gitmek için sıra halinde köyden ayrılıyorlardı.

Hediyelerimizi köyden ayrılmadan hemen önce verdik. Arabaya kadar bizimle şefin en genç eşi olan güzel kız ve bazı çocuklar geldi. Ben arabaya tırmanmış, eşyaları verirken bana marketten aldığım şişe suyu gösterdi. Ben de ona hediye ettim. O kadar sevindi ki, bana bileğinden çıkarttığı mavi bir bileziği hediye etti..Onun için ne kadar kıymetli olduğunu biliyorum, sanıyorum epey bir zaman kolumdan çıkarmayacağım..
Opuwo'ya yine ben arkada, beyler önde döndük. Winston'u Oreness kampa bırakıp, benzinimizi alıp tekrar yola koyulduk. Çok geç kaldık, bugün hala çok yolumuz vardı ama kesinlikle değdi..Hayat illa ki bildiğimiz gibi olmak zorunda değil, bir kere daha anladım..
Buradan sonrasını Etosha'yı anlatırken yazayım artık..
BİRAZ DAHA TARİH İSTEYENLERE:
Afrika'da yerlilerin ve atadan kalan topraklarının durumu karmakarışık. Himba'lar dediğim gibi yaşayıp giderken Nama'ların topraklarının büyük bölümü Richtersveld Milli Kampı içinde kaldı ve bu bölgede bir kısmı hala eski usulde hayatlarını sürdürüyorlar..
Herero'lar ise aynı Himpalar gibi ayrı ayrı yerlerde, düzenlerde..
Ancak soykırımın 100. yılında Alman Hükümeti Afrika yerlilerinden yapmış oldukları hatalar için resmi olarak özür diledi ve yaptıklarının soykırıma eşit olduğunu kabul etti. Namibya Hükümeti'ne de ekonomik yardımda bulunma sözü verdi ve bu sözünü de tuttuğu söyleniyor.
1933'te Nazi hükümeti Münih'te bir caddeye "Von Trotha Straße" adını vermişti, ancak 2006'da Münih Şehir Konseyi caddenin adını resmi olarak "Herero Straße" olarak değiştirdi.
Von Trotha ailesinin yaşayan bireyleri ise 2007'de kabileyi ziyaret ederek, geçmişte olanlar yüzünden ne kadar üzgün olduklarını belirttiler..
Bu özürler Bir şey değiştirir mi, bir anlam ifade eder mi bilemiyorum ama en azından bunu yapmayı akıl edebilmeleri bile bence iyi bir gelişme...

6 Mart 2010 Cumartesi

DAMARALAND'DEN KAOKOLAND'E

Sabah Twyfelfontein Açık Hava Müzesi'ni gezmek için erkenden yola çıktık, zaten kaldığımız yere 12 km mesafede. Burada bazıları altı bi yıllık petroglifler ( kaya resimleri) var ve Unesco sitesi ilan edilmiş. Bu kadar gelmişken görmek lazım..
Kamptan çıkar çıkmaz yol üstünde bir grup insana rastladık, otostop çekiyorlar. Hepsinde resmi kıyafet var, durduğumuzda bir de baktık ki müze görevlileri ve rehberler. Her gün o kadar yolu yürümektense bizim gibi ilk gelen turistlere otostop yapıp gidiyorlar müzeye. Müzeyi de açanlar onlar oldukları ve rehberle gezmek gerektiği için ilk gidenler çalışanları da almak zorunda..Çok hoşuma gitti bu iş.
Durduk, arka taraf derli toplu şansımıza. Eşyaları tozdan koruyabilmek için her sabah toparlıyoruz zaten. Sıkışıverdiler yedi- sekiz kişi arabaya. Müzeye geldiğimizde de içlerinden hangisi bize rehber olacak acaba derken, kızlardan biri çıktı..Namibya'da bu tip yerlerde giriş ücretini ödediğiniz anda kaç kişi olduğunuza bakılmadan size ayrı bir rehber veriyorlar. Öyle grup olsun, sayı olsun diye falan beklenmiyor.
Tura başlarken rehberimiz – çok üzgünüm ama adını unuttum- hangi turu istediğimizi sordu. Ya uzun olan ve 45 dk kadar süren “Lion Man” yani aslan adam, ya da kısa tur olan “Dancing Kudu” yani danseden kudu. Buraya kadar gelmişken uzun olanı yapalım dedik. İne çıka gezmeye başladık. Gezdikçe de kızımız anlattı. Bu resimler 2 ila 6 bin yıl önce yapılmış, yapanlar da bushmen denilen , Afrika'nın bu bölümünün en eski yerlileri. Göçmen olarak yaşamışlar, avcı- toplayıcı kabilelerden oluşuyorlar ve buralardan taa okyanusa kadar gidip gelmişler. En azından resimlerdeki penguen ve fok figürlerini böyle açıklıyorlar..Bizim arabayla gitmemiz bile saatler almışken, çöllerde nasıl yolculuk yaptıklarını aklı almıyor insanın..Ta ki bizim kupkuru gördüğümüz yerlerde nasıl su buldukları hakkında birkaç şey öğrenene kadar.
İşin aslı Bushmen denilen kabilelerin aslının tam olarak ne olduğu konusunda bilimadamları bile anlaşamıyor. Şu anda Güney Afrika'da resmi olarak kabul gören isimleri “San”. Güney Afrika derken burada ülkeyi değil, bölgeyi kastediyorum. Tabii ki bu tartışmaların arkasında bir çok politik ve ekonomik sebep de var. San'lar eski av sahalarını geri istiyor. Ama bu sahaların bir kısmı o bölgedeki birçok ülke için çok önemli bir gelir kaynağı olan milli parkların içinde kalmış, bir kısmında uluslararası şirketler maden çıkarıyor, kalanının çoğu ise beyazlara ait çiftliklerin içinde kalmış. En son 2006'da Botswana'da devlete karşı açtıkları davayı kazanmalarına rağmen çok azı geri dönebilmiş artık Kalahari'de milli park ilan edilmiş topraklarına. Zaten davayı kazansalar da çoğunluğu artık hayvancılık yaptığı için pek de bir anlamı kalmamış..Bu arada sözü edilen toprağın Danimarka büyüklüğünde olduğunu da ekleyeyim..

İşte bir saate yakın rehberimiz bizi böyle bir kültürün atalarının topraklarında gezdirdi. Burada yıllar önce bir beyaz adam çiftlik kurmuş, hem de sadece günde bir metre küp su veren bir su kaynağı olduğu için. O yüzden de adı “Şüpheli kuyu”. Su çıkıp çıkmayacağı belli değil ya.. Aslında burayı gezmek o kadar da uzun sürmezdi ama kadıncağız bazı yerleri tırmanmakta çok zorlandı. Hele basamakları çıkarken ne kadar zorlandığını, bacaklarının ne kadar ince olduğunu ve harcadığı güçten titrediğini farkedince şaşırdım işin doğrusu. Sonradan düşündüm, AIDS olması çok olası...Ya da başka bir hastalık. Ne olursa olsun, hasta olduğu her halinden belliydi..

Oradan çıkarken bu sefer de bir güvenlik görevlisini aldık arabaya. Kampa dönecekmiş, biz yol üstünde şu ünlü “Organ Pipes”a ( Org tüpleri gibi bir şey) uğrayacağız, ama yine de beklemektense bizimle gelmek istedi. Bizden başka sadece yeni gelmiş bir araba daha vardı. Erken geldik ya. Ama iyi ki de gelmişiz, sabahın o köründe bile hava yakmaya başlamıştı.
Birkaç kilometre sonra tabelayı gördük, sola girdik..Çok ünlü ya kocaman birşey bekliyoruz. LP yalanlarından biri. Kuru nehir yatağında boruya benzeyen minnacık dolomitler. Tam bir vakit kaybı. Dün boşuna aramışız, güvenlik görevlisi göstermese, geçip giderdik yine yanlış yere geldik diye..

Kamp kapısında durup adamcağızı indirip, tekrar Khorixas'a doğru yola çıktık. Yol haritada hemen hemen aynı gibi görünüyor ama biz biraz daha uzun olmasına rağmen asfalt gibi görünen yolu tercih ettik..Asfalt falan olmadığını artık geri dönecek noktayı geçtikten sonra farkettik ne yazık ki..Neyse deyip, benzinimizi doldurup yola devam ettik. Yine yüzlerce kilometre..
Opuwo'ya yani Kaoko topraklarına kadar sorunsuz geldik. Yine her zamanki terane. Toprak yollar, bomboş araziler. Ama ortalık epey yeşillendi en azından, çöl falan görülmüyor buralarda. Hatta aralarda ufak tefek zebra falan bile vardı. Aslında burada fil sürüleri olduğunu biliyorum, hatta iki gün önce buralarda bir köyde insan bile öldürmüşler ama şansımıza biz rastlamadık..İnsanla hayvanların toprakları birbirine girince böyle oluyor işte. Aç, susuz kalan hayvanlar köylere dadanıyor. Onların suçu da değil. İnsan işgalci burada..
Akşamüstü gibi Opuwo'ya vardık..Namibya'nın kuzeyinde Himba görecek çok yer var, hatta buraya kadar gelmeseniz de olur ama buralara kadar gelen çok az turist olması bizim gelmek istememizin en büyük sebeplerinden biriydi. Nasıl aslanları çiftlikte görmek saçmaysa (benim çita olayım gibi), insanları da yapma köylerde görmek saçma...Hiç görmemeyi tercih ederim..Belgeseller var nasılsa, orada turistik köylerden daha doğallar..
Opuwo haritada şehir gibi gözükse de ufak bir köy aslında. Tek farkı bir hastane ve iki süpermarketinin olması..Kalmayı düşündüğümüz yeri üç tur atıp bulamayınca, kapandığına karar verdik. Sorduğumuz hiç kimsenin de bir fikri yok. Böylece Oreness kampına gidip, arabamızı yerleştirdik. Artık çadır falan düşünmüyoruz bile, böylesi çok daha rahat geliyor..
Ersoy biraz siesta yapmaya karar verince, ben de biraz dolaşmaya çıktım. Ana yoldan yürürken arkama üç genç takılıverdi. Takılmaları, hatta laf atmaları bile umurumda değil ama resmen tacize başladılar. Hayatımda hiç o kadar kötü laflar duymamıştım işin doğrusu. Huzursuz olsam, hatta azıcık korksam da yürümeye devam ettim. Tam tahmin ettiğim gibi barın önüne gelince beni bırakıp, bara girdiler. Üniversal cumartesi gecesi hikayeleri işte. Herkes içmek için dışarda ve ortalıktaki tek beyaz kadın benim salak salak dolaşan. Kadın diyorum, çünkü daha önce bizim kampta gördüğüm beyaz adam da dışarda, yol kenarında bekleşen Himba kadınlarla muhabbet ediyor. Planımdan şaşmayıp, markete doğru gittim. Cumartesi akşamüstü olduğu için market kapalı ama köyün tek restoranı açık. Ufak bir mola verip, bahçeye oturup hoş geldin biramı içip, kampa geri döndüm.
Tam ufaktan rahatlamaya çalışıyordum ki, dışardan gelen sesler ilgimi çekti. Bir kız hüngür hüngür ağlıyor, iki adam da kötü ingilizceleriyle tartışıyor. Çitlerden bakınca bugün caddede gördüğüm, bizim kampta kalan yabancı olduğunu farkettim. Genç bir zenciyle tartışıyor, yanlarında da yere oturmuş ağlayan hamile bir kız. İyice kulak kesildim, bizim yabancının başı dertte sandım. Hani ihtiyacı olursa gidip yardım edeceğim. Ama konuşmalarından daha da ilginç birşeyler döndüğünü farkedince karışmamaya karar verdim. İlginç dediğim şey gerçekten de alışılmadık. Meğer genç adam hamile kız arkadaşını döverken bizimki müdahale etmiş, şimdi de akıl veriyor “Niye yapıyorsun çocuğum?” diye. Avrupalılar, hele de burada birileri birbirini öldürse karışmaz, bu adamsa işin ortasına atlamış. O yüzden ilginç ya. Epey bekledim ona birşey olmayacağına emin olana kadar yine de..İyilik yapan her zaman iyilik bulmuyor bu dünyada ne de olsa..
Kamp yerimiz çok rahat, yemyeşil, ufak bir çardağımız ve masamız bile var. Hatta Kruger'de gördüğüm, kocaman kabak gibi, en az iki kiloluk meyvaları olan sosis ağacı bile var. Tam keyif yapalım derken yağmur bastırmaz mı? Arabamıza sığınıp, yağmurun geçmesini bekledik. O arada da akşam iyice bastırınca klasik balık konservesiyle akşam yemeği işini hallettik. Artık ne balık konservesi, ne de kızarmış patates görmek istemiyorum!!!

Bar kaldığımız yere çok yakın. Aslında şeytan diyor uyut Ersoy'u git ama buralar gerçekten pek tekin değil. O yüzden ben de kaldığımız yerin barına/ resepsiyonuna gittim. Bizden başka kalan zaten bir o adam, bir de yaşlı beyaz bir adamla, genç, süper model misali zenci kız arkadaşı var. Sonradan kızı duşta gördüm, ağlayasım geldi. Kızın ne iş yaptığı apaçık, oysa Avrupa'da anında defilede bulurdu kendini..
Biralarımızı içerken bugün dışarda gördüğüm adamla muhabbete başlar başlamaz, İspanyol olduğunu farkettim. İspanyolca konuşmaya başlayınca nasıl da sevindi garibim. Yola çıktığından beri ana dilini konuşacak kimse bulamamış. Yürüyerek geziyormuş, arada da otostopla. Günde 30-40 km yürüyorum diyor. Sadece Kamerun'da soymuşlar ama diğer her yerde de uğraşmışlar. Ama buraya kadar nasıl sağ salim geldiği asıl konu. En sonunda yerlilerin onu deli sandıklarına karar verdim. Bizde de mecnuna kimse dokunmaz ya...Biz konuşurken Ersoy da geldi, o da üç beş kelam etti gariban Miguel ile.. O da kabilelere gidecekmiş ama biraz onlarla kalmak gibi bir niyeti var. Allah yardımcısı olsun dedik...İyi kalpli adam....

5 Mart 2010 Cuma

CAPE CROSS VE TWYFELFONTEIN

Swakopmund'dan itibaren kuzeye doğru artık Skeleton Coast başlıyor. Buranın adının bir şakayla ilgisi yok, eski zamanlarda burada karaya vuran gemicilerin hiçbir kurtulma şansı olmadığı için bu adı almış: İskelet Sahili. Burada fırtınaya yakalananları önce buz gibi su, arkasından köpekbalıkları bekliyor. Onlardan kurtulan kıyıdaki keskin kayalıkları dev dalgalarla parçalanmadan geçmek zorunda. Hadi onu da geçti diyelim, en yakın tatlı su kaynağına ve yiyeceğe ulaşmak için en az yüz kilometrelik acımasız bir çölü geçmek lazım. Orada da bekleyen aç sırtlanlar, çakallar, hatta aslanlar var..Bence denizde ölüp, işi temiz bitirmek en iyisi. Benim duyduğum hiç kurtulan olmamış zaten..Gemi enkazları süslüyor İskelet Sahili'ni.
Yine de burası dünyanın en büyük ve en önemli fok kolonilerinden birinin yuvası. Swakopmund'a 115 kilometre, hatta oraya gidip gelmek için fazladan bir yüz kilometre yapmamız lazım bugün. Hem de yaklaşık 700 kilometreye ekleyerek. Ama hızlı gitmeye alıştık ya, yaparız deyip yola çıktık.
Sabah yola erken çıkınca, adet olduğu üzere o kullandı arabayı, ben de horul horul uyudum, gözümü Cape Cross'a geldiğimizde açtım. Foklara bakarken, kahvaltımı da ederim, akşamdan hazırladığım sandviçimi de yerim dedim ama ne bu kadar çok fok olacağını, ne de bu kadar kötü koktuklarını hesaba katmamaışım. Daha önce de Patagonya'da fok kolonileri vardı ama ya onlar kokmuyordu, ya da bu kadar çok değillerdi..
Burada 80-100 bin arası fok varmış..Gerçekten var, her yer fokla dolu. Yatan, uyuyan, bağıran, oynayan yavrular..İyi ki gelmişiz dedik..Henüz birkaç aylık bebeklerin suyla oynamasını görmek için bile değerdi buraya gelmeye.
Tek üzüldüğüm, binlerce fok arasında bir ölü yavru görmek oldu. Ama nüfus bu kadar olunca aldırmamak lazım. Zaten yavruların dörtte biri erişkinliğe varamıyormuş, diğer hayvanlara yem oluyorlarmış. Balıkçılar memnun olmalı bu durumdan, ağlarının ve avlarının en büyük düşmanı foklar. Zaten o hızla çoğalsalar bize bile yer kalmaz herhalde dünyada..Besin zinciri işte..

Oradan çıkıp doğuya yönelebilmek için elli kilometreden fazla geri dönmek zorunda kaldık. Ama yolda durup ufak bir alışveriş de yaptık. Üstelik satıcı bile olmadan, bayıldım satış tekniğine..Burada da tuzlalar var, ve kocaman kare kristalli tuzlar çıkıyor. Bunları yol boyu tezgahlara dizip, yanlarına da bir bozuk para kutusu koymuşlar. Ne istiyorsan alıp, gönlünden kopanı atıyorsun kutuya. Burada, gerçek hiçbirşeyin ortasında satış yapmak için çok mantıklı geldi bana. Eh, bir iki parça alıp, attım parayı kumbaraya..
Doğuya gittikçe yine girdik çölün içine. Aynı manzara, seraplar ve uçsuz bucaksız çöl. Aklıma hala aynı şey geliyor. Rent a car ofisinde Helena acil durumda aramamız için telefon numarası verdi ama buralarda kalırsak bize ulaşmaları ne kadar sürer ve biz bu kadar suyla bu sıcağa ne kadar dayanabiliriz? Düşünmemek en iyisi galiba..

Direksiyonda bir Ersoy, bir ben ufaktan kuzeye doğru çıkmaya başladıkça ortalık da yeşillenmeye başladı. Khorixas'ta Ersoy benzin alırken, ben de markete uğradım. Benden başka tek beyaz marketin sahibi burada da. Çok fakir bir yer, ama en sonunda Ersoy için biraz mandalina buldum. Ersoy çok sever mandalinayı ama kilosu neredeyse sekiz lira. Fiyata falan aldırmadan aldım, sevgilim biraz rahat etsin, sevdiği bir şey yesin istedim. Kasada bana gerçekten isteyip istemediğimi üç kere sordular, orası için o kadar pahalı ki..Bizim için de çok pahalı aslında..Ama Ersoy'a söylememeyi tercih ettim. Bu kadar zor bir yolculukta insanın ufak tefek lükslere de hakkı olmalı..Ama fiyatını bilirse, keyfini çıkaramaz:))
Buradan ilk durağımız petrified forest, yani taşlaşmış orman, oradan da lonely planet'ın pek övdüğü organ pipes denilen yere gidip, kampa yetişeceğiz dedik. Khorixas'tan sonra taşlaşmış ormanı bulduk, LP'nin aksine giriş ücreti var. Verip girdik. İlgilenmeyenler için hiçbir albenisi olmayan bir yer ama ben üçyüz milyon yıllık ağaçları nedense pek severim. Taşlaşmış çam ağaçları dolu yerler, buradan bir parça taşlaşmış ağaç almanın cezası da bin lira ya da bir yıl hapismiş. Rehberle gezmek de mecburi..Orada gezerken çevreye baktım, burası kocaman bir vadi ve ağaçlar da zaten binlerce kilometre öteden buzullarla gelip, silkatlaşmış. Yani sadece müze ilan ettikleri yer değil, bütün vadi öyle olmalı. Turumuzu yapıp, öğle yemeği sandviçlerimizi yiyip oradan çıktıktan sonra yanılmadığımı farkettim. Yol üstünde elli metrede bir müzemsi yerler var. Aradaki tek fark bizim girdiğimizin resmi olması. Diğerlerinde de var ağaçlar ama öyle resmi işler yok herhalde. Taşınması yasak taşları da kesin üç kuruşa satıyorlardır zaten. Benim gibi doğa tarihi meraklıları için ilginç ama “Bu taş da neymiş” insanları hiç girmesin, girip de bizi niye soktu diye rehberlerine ya da kitaplarının yazarlarına küfretmesin...

Burdan sonra yol yine in-çık şeklinde. Her adımda dere yatağı, başım döndü artık inip çıkmaktan. Bu sefer kendimi bağladım otomatiğe, 120'yle girip çıkıyorum hendeklere..Sözümona az kaldı yol ama yüce kitaba göre “Organ Pipes” denen yer çok yakında ve mutlaka görmek lazım. Elimizde üç ayrı harita var ve hepsinde ayrı bir hikaye. Kalacağımız yerin ayrımını geçtik ama allahtan manzara, ışık muhteşem de insan yolda fazla sıkılmıyor. Yoksa ben artık çığlık atmak üzereydim “Bana ne organ pipes'tan” diye. Anladık, bir kayalık. Kalacağımız kampın ayrımını 25 km geçtik, hala yok. Bizse “Hadi şu virajı da geçelim” şeklinde devam ediyoruz. En sonunda ben çığlık attım, “Yeter, daha fazla gitmiyorum” diye ama karşımıza bir viraj daha çıkınca “Hadi ona da bir bakalım” dedim yine. Merak ya..Öldürecek bu kediyi bir gün!
Aranıp taranıp, on kere o mu yoksa bu mu dedikten sonra baktık güneş batıyor, kampa doğru yola çıktık. Yorgunuz ama itiraf eden yok. Bir günde, hem de o yollarda neredeyse 800 ** km..Canımıza yazık valla..
Kampa gelip, her zamanki gibi oraya gelen ilk türkler olduğumuzu duyup, yerleştik. Yerleşmek dediğim de arkanın tozunu silip, duşa gitmak zaten. Her zamanki gibi yiyecek falan yok, o gün ne aldıysak onları yedik ufaktan. Bir de burada duş için su yine odunla ısıtılıyor, ateşi yakan gidiyor. Son anda yakaladık yine tutuşmuş hortumu. Hani yanacak bir biz, arabalar, üç tane de kuru ağaç var ama..
Akşam lüks içinde geçti. Yıldızlar, sivrisinekler ve bar!! Soğuk biraları var burada!! Üstelik o arada geçen yıl Karıncalar'ın bir grubunun buradan geçtiğini de öğrendik, sticker takmışlar buzdolabına. Demek burada ilk Türk biz değiliz....Onu da duymak iyi geldi aslında. Şu anda bu bar taburesinde benden önce başka bir memleketlimin oturmuş olabileceğini hayal etmek bile güzel...
Biralarımızı içerken çalışan kızla epey muhabbet ettik. Ersoy hala o "çık çık" seslerinin sadece bazı Afrika dillerinde kullanılan sesler olduğuna inanmıyor, kelime ya da ek olduğunu iddia ediyordu. Bazen fena bozuluyorum bu adama. Diplomamda bile kocaman "Dilbilimci" yazıyor ya!! Yıllarca dirsek çürüttük bunları öğreneceğiz diye. Neyse kızcağız da açıkladı da inandı bizimki. Bu arada bu dili asla konuşamayacağımızı da öğrenmiş olduk. O sesleri diğerleriyle birleştirmek imkansız gibi bir şey..
Ah yıldızlar...........Ucuz kamp sandalyemi işte bunun için sevdim o akşam!

4 Mart 2010 Perşembe

SWAKOPMUND

Sabahın köründe kalkıp, bu sefer güneşin doğuşunu seyredebilmek için yola çıktığımızda hava daha aydınlanmamıştı..Bu konuda fazla Bir şey yazmam doğru sayılmaz aslında çünkü işin doğrusu ben UYANMADIM..Nasıl oluyor demeyin, arabanın böyle olmasının avantajı, Ersoy sürerken benim arkada uyumaya devam edebilmem..Heryerde uyuyabilmekse benim tanrı vergisi özelliğim..Zaten fotoğraflara bakarsanız, benim değişik gezmelerde olmadık yerlerde uyuyan fotoğraflarımı görebilirsiniz. Yıllar önce beni uyandırmak için kafama çadırı yıkmışlardı da, birkaç saat sonra uyandığımda tekrar dikmiş olduklarını görmüştüm..O kadar uyurum canım istediğinde işte..
 Tekrar yola koyulduğumuzda saat artık öğlene geliyordu. Girişte bir daha durmaktansa, yola devam edip, 55 km ilerdeki Solitaire'den almaya karar verdik. Bugün fazla olmasa da 350 km yol gitmemiz gerekiyordu.. Yol her zamanki gibi, taş toprak. Ama fazladan da bir sürü nehir geçişi var. Bu yollardaki en büyük sıkıntılardan biri nehir veya dere geçişlerine hiçbirşey yapılmamış. Yani bir suya ya da yağmur yağdığında su akabilecek bir yere gelince resmen bir hendekten geçmek zorunda kalıyoruz. Bazıları gerçekten çok derin olabiliyor, atlaya zıplaya gidiyoruz yollarda.
Solitaire'e gelirken karşıdan gelen bir araba bize flaşör yapınca Ersoy'a yavaşla, ilerde bir şey var galiba dedim ama geç kaldım. Ufak bir tepeden atlar atlamaz aşağıda hızla akan suyu gördük ama artık fren için çok geçti. Suya bir anda dalıverdik..Ama sağ salim, hiç teklemeden çıkabildik. O an Ersoy frene bassaydı ne olurdu bilemiyorum ama arabanın üç tonluk olmasının da yararı olmadı değil. Daha sonra benzinlikteki güzelim Alman fırınındaki fırıncıyla muhabbet ederken bizim geldiğimiz yolun zaten normal arabalara göre olmadığını, hatta daha o sabah deneyen bir arabanın suda sürüklendiğini ve zor kurtarıldığını anlattı..Tekrar kendi kendimize iyi ki bu kocaman kamyoneti almışız dedik.
Yolun geri kalanının bir kısmı yağmurla geçti ama batıya doğru döner dönmez iklim tekrar tamamen değişti ve yine çöle girdik. Çöl ki tam çöl..Heryerde seraplar, sıcaklık yüzlerce derece olmalı..Bu sırada oğlak dönencesini de geçtik, manzara hoşumuza gidince durup fotoğraf bile çektik. Daha önce kaç kere geçtim ama hiç fotoğraf çektirmemiştim.
Walvis Bay'e geldiğimizde tekrar kumullarla karşılaştık, renler sarı ama yine kocamanlar. Ufak bir mola verip, Swakopmund'a geldik.
Swakopmund'a geldiğimizde tekrar batıya doğru sadece Birkaç kilometre gitmiş olmamıza rağmen hava yine değişti, bulutlandı. Artık deniz kenarındaydık. Afrika'dan çok kuzey avrupaya benzese de...
Burası gerçekten Afrika'dan çok bir Alman kasabasına benziyor. Aslında benziyor lafı bile fazla çünkü tam olarak öyle. Anlaşılan Namibya bağımsızlığını kazanmış olsa da Almanlar buradan asla ayrılmamış! Bazı caddelerin isimleri değişse de şehrin -varolmayan- ruhu hep Alman kalmış. Şimdilerde de emeklileri akın akın geliyormuş buraya..

Ne kadar beklenmedik bir şey olsa da tekrar gerçek bir şehre gelmek bana çok iyi geldi aslında. O yüzden burada üç gece kalıp, hem biraz dinlenmeye, hem de etrafı rahat rahat gezmeye karar verdik. Kaldığımız yerde oda kalmamış, hatta çadır için bile yer yok. Biz de zaten alışmışız, yatakhanede kalmaktansa yine arabada yatmaya karar verdik. Kocaman, yemyeşil bir bahçe, braii yeri, gördüğüm en iyi mutfaklardan biri ve devamlı sıcak su var. Zaten ana binada aile çocuklarıyla yaşamaya devam ediyor, biz de daha çok bahçede yaşayan bedevilere benziyoruz. Arabasında yatan bizim gibi başkaları da var. Ama birinin araba tepesinde çadırı, bir diğerinin de ta Hollanda'dan geldiği vosvos minibüsü var. Türkiye üstünden de geçmişler buraya gelirken. Türküm der demez bana Gaziantep ve İmam Çağdaş dediler. Hayatlarında yedikleri en iyi yemekmiş..O an nasıl özledim memleketin yemeklerini!!

Swakopmund'a çok turist geliyor. Bazısı bizim gibi uzun uzun gezenler, bazıları da otobüslerin gelçtiği ender yerlerden biri olduğu için gelenler. Namibya'yı turla ya da araba kiralamadan gezenlerin gidecek yer konusunda fazla şansları yok ne yazık ki..
Burada tek olmayan şey internet. Kimsenin çok umurunda değil anlaşılan. İsteyene saati beş liradan merkezde bir internet kafe var. Ersoy epey zaman geçirdi orada..
Burada neler yaptığımıza gelince..Bir gün sadece şehirde gezdik. Bizim evin küveti kadar olan akvaryumuna, Kristall Galerie denilen müze- dükkan arası yarı değerli taş merkezine gittik. Orada şu anda gösterimde olan dünyanın en büyük kristali var, 14 tondan biraz fazla bir quartz..Ama afferin adamlara çünkü “gösterimde” kelimesini eklemişler. Şu ana kadar bulunan en büyük kristaller hala Meksika'da bir mağarada, 50 derecelik bir sıcaklıkta çalışan bilimadamları dışında kimse göremiyor..Merak edenler National Geographic'te aratsın, hemen bulurlar...

Bir gün de meraktan Walvis Bay'e gittik. Swakopmund'dan daha büyük bir yer ama sebep sadece liman olması bence. Burada tuzlalar var, tuzla olunca bir sürü de flamingo. Arada Birkaç pelikan da gördük ama hemen kaçtılar..
Onun dışında buradan hiç hoşlanmadım. Liman şehri ya, her yer batakhane, bar, casino dolu. Eh, gemiciler ne isterse var işte..Bir de benim..Ne zamandır içime dert olan kamp sandalyesini buldum sonunda, artık bir yerlerde kalırken popomun rahatını güvenceye almış durumdayım..
Burası bir garip memleket. Hemen yakında Namibya'nın en büyük uranyum madenlerinden biri olan Rössing madeni var.
İşin ilginç tarafı da Swakopmund'un aynı zamanda Angelina Jolie'nin doğum yaptığı yer olması ve Walvis Bay'e giderken ortada kalan bir otelde kalması. Ama o gitmiş, olay bitmiş...Sedası kalmış arkasında...
Ama madenin sesi sedası kesilecek gibi değil. Bugün Namibya'da birçok uranyum madeni var, ham uranyum üretiminde dünyada dördüncü sıradalar ve hala kazılmamış bir sürü yatak var. Sıralamada ön sıralara geçmeye niyetlendikleri çok belli. Tabii, bence söylememe gerek yok ama işçiler sinekler gibi hastalanıyor, radyoaktivite az da olsa zaten yetmeyen yer altı sularına sızıyor, doğa mahvoluyor, vs..vs..Kimsenin de umurunda değil. Bu konuda çalışa birkaç grup da susturuluveriyor.. Aynen elmas olayındaki gibi, para halk dışında herkesin cebine gidiyor. Meçhul bir şekilde...İsteyenler ayda iki kere yapılan maden turuna buyursun. Biz tam zamanına denk gelmemize rağmen ben hala ölümün gözüne her gün bakan insanların gözlerine bakmaya razı değilim...
Burada farkındaysanız hiç plaj falan anlatmadım. Yarın biraz kuzeye, fokları görmeye gidiyoruz. Fokların bulunduğu yerde denize girmek??
Altı milimlik elbise bile yetmez..Unutun..
Sadece birkaç deli sörfçü kalkışıyor buna!

1 Mart 2010 Pazartesi

SOSSUSVLEI

Burada herkes sabahın köründe kalkıp güneşin doğuşunu seyretmeye kumullara gidiyor. Kapının açılış saati 06:30 ama biz dünkü ralliden sonra gün doğumunu görmeye ertesi gün gitmeye karar verdik. Böylece hem biraz uyumaya, hem de tembellik yapmaya vaktimiz oldu. Biraz kampta takılıp, dışardaki benzinlikteki kafeye gitmeye karar verdik. Hesapta internete gireceğiz. Ama tabii ki evdeki hesap çarşıya uymadı ve biz tam girecekken internet kesildi. Oradaki kıza sorduğumda aldığım cevaba hiç şaşırmadım:”Kim bilir? Belki yarın, belki gelecek hafta”. Buralarda böyle cevaplara alıştık artık. Kampa geri dönüp, öğleden sonraya kadar gölgenin keyfini çıkardık.



Ama bu sefer de gün batımına gitmek lazım. Yarın gece de burada kalmayı planlamadığımıza göre bugün gitmek şart.
Böyle yerlerin derdi de bu gün batımı- gün doğumlarını yakalamak. Öyle bir mecburiyet yok elbette ama ışığın en iyi olduğu zamanlar. Fotoğraf çekmek için olmasa bile görmek lazım. Kumulların rengi o kadar farklı oluyor ki.
Burası dünyanın en eski çöllerinden biri. Bugün görülen kumulların altında 20-30 milyon yıllık kumullar varmış. Bir de buradaki kumulların en büyük özelliği dinamik olmaları, yani hareket etmeleri. Bir de her ne kadar benim gözüme hepsi aynı görülse de bir çok tipleri varmış. Burada yıllardır kumulların dinamiğini inceleyen bilimadamları var..

Üstelik, kupkuru, ölü gibi gözükse de bu çölün kendine özgü bir faunası var. Çeşitli böcekler, yılanlar, akrepler dolu her yer..Ayrıca gemsboklar gibi daha büyük hayvanlar da yaşıyor burada..
İlk durağımız Dune 45. Kamptan uzaklığı 45 kilometre ama manzara o kadar güzel ki dura dura gittiğimiz için o mesafeyi almak epey uzun sürdü. Kamptan uzaklaştıkça da manzara tamamen değişti. Etrafımızı tamamen kırmızımsı kumlar sardı, bulutlarsa tamamen kayboldu. O yolda gide gele epey zaman geçirdik ve gün batımı için Dune 45'e geri döndük. Ersoy fotoğraf çekip, kumullara tırmanırken ben beyaz şarabımı açıp, sıcacık kumlara oturup manzarayı seyrettim. Güneş batıp, hava iyice karardığında tekrar kampa dönmek için yola çıktık.

Kampa son giriş 20:30'da, zamanında çıkmış olduğumuzu sandıysak da içeri son dakikada girebildik. Sebebiyse bu sefer manzara falan değil, iki adımda bir yola çıkan impalalardı. Burada araba kullanırken çok dikkatli olmak lazım...
Akşamı yine kampımızda geçirdik...

28 Şubat 2010 Pazar

SESRIEM - SOSSUSVLEI


Sabah kalkıp fazla oyalanmadan yola çıkalım dedik ama önce alışveriş yapmak lazım. Dün akşam burada tanıştığımız Alman çift meğer bize yanlış söylemiş, dün değil, bugünmüş günlerden pazar. Aynı bizim gibi, bir zamandan sonra günler önemini kaybediyor ve hatırlayamıyor insan. Onlar da bir süredir yollarda olduğu için kızamadım bile. Oysa dün sırf o yüzden markete falan gitmemiştik. Bugün işin doğrusunu öğrendik, günlerden pazar ve marketler açık. Buradan dosdoğru Sessriem'e gideceğimiz için birşeyler almamız lazım.
Ama ben nereden bileyim buralarda pazar günü markete falan gitmemek gerektiğini. Zaten iki yer var, ilkinde hemen hemen hiçbirşey kalmamış, öbüründe de kuyruk var. Ama yine de birşeyler alabildim, hatta ihtiyacım olan kutuları da buldum. Arabanın arkasında herşey çok tozlanıyor, hem böylece daha iyi organize edebilirim yemek vs.. işlerini. Üstelik ikinci markette tamamen donuk su şişeleri de bulabildim ki, bu da en azından bir süre soğuk su içebileceğiz demektir. Bir de bir torba odunu da yükledik arabaya bu arada...
Valla koşulları abartıyor falan değilim, gerçekten görmeniz lazım..Beni aç kalmaktan çok susuz kalmak korkutuyor buralarda aslında. Doldurup duruyorum arkayı bu yüzden.
Lüderitz'den ayrılmadan önce yapmamız gereken Bir şey daha vardı. Terkedilmiş Kolmanskoop elmas madeni merkezini gezmek. Burası Lüderitz'e sadece 14 km ve yolumuzun üstünde. Hayatta görmeden ayrılmak istemedim doğrusu..

Maden hala çalışıyor tabii ki ama şirket burayı 1959'a kadar işletme merkezi olarak kullanmış..Girmek için eskiden Lüderitz'deki acentadan bilet- ya da izin- alınıyormuş ama artık kapıda da veriyorlar. Fiyat aynı ama ben burayı riske atmak istemediğim için biz izni bir gün önce köyden almıştık zaten.

İtiraf zamanı: Ben taşları çoook ama çoook severim. Elmas falan olmaları gerekmez, sadece doğadan olmaları yeterli. Geçen sene Kınalıada'dan bile kilolarca taş taşıdığım oldu. Sadece güzelliklerini seviyorum. Hatta daha 12-14 yaşlarındayken dağlarda bulduğum ufak bir quartz madenim bile vardır. Başkalarının parçalayacağından korktuğum için kimseye söylememişimdir. Bu yaşa geldim, hala Fatih ve benden başka kimse bilmez yerini..Kıymetli taşlar ise başka hikaye aslında..Yıllarca Kapalıçarşı'nın elmas duayeni bir arkadaşımdan-ki şu an seksenini geçti- öğrene öğrene epey yol katettim. O yüzden kimse bana taş falan almaz artık!!Tek taşımı kendim aldım hikayesi!!
Girişte uyarı tabelaları var, buradan çalan Namibya'dan çalıyormuş....Yok ya!! İkibuçuk milyon toplam nüfus. Ülkenin her yeri maden, elmas, altın, bakır, gümüş, uranyum vs... ne ararsan var ve hala bir sürü de fakir insan..Külahıma anlatsınlar. De Beers işte..Ülkeden çıkan madenlerin dörtte biri insanlara gitse, dünyanın en zengin ülkesi olurlar. Ama hala bu sene açılacak olan ülkenin ilk çimento fabrikasını anlatıyorlar!! Yemedim valla..
İşletmeye gelince, çok hoş. Hoş derken zamanın mimarisi ve onunla birlikte yaşam şartları çok güzel anlaşılıyor. Tabii ki buradaki evler madenin ileri gelenlerine ait. Jimnastik salonu, hatta akustiğiyle ünlü ufak bir tiyatrosu bile var. Biraz ilerde de kocaman bir hastane..Hastanenin büyüklüğü bile işçilerin yaşam koşullarını anlatmaya yetiyor. Ama ilahi adalet dercesine kumlar heryeri kaplamış. Bazı binaların ikinci katına kadar kum dolu. Doğa bile affedememiş anlaşılan, tarihten siliyor ufaktan, çaktırmadan..
Tek müze olan yerse elmasın nasıl çıkarıldığıyla değil, hırsızlıkları nasıl engelledikleriyle ilgili. Burada elmas madenciliğiyle ilgili bir şey öğrenmek mümkün değil. Adamlar sadece hırsızlığı nasıl engelledikleri ve hırsızlara neler yaptıklarını anlatmışlar.
Çok sevdim, çünkü ben bir hırsızım.
Çünkü ben orada ham bir elmas buldum ve onu aldım.
Utanmıyorum çünkü onlar insanlardan neler çaldılar..
Hem Türküm ben, adımı aldım. Ersoy elması görünce “Senin adın elmas olsun” deyiverdi. Eski usul, herkes adını kazanıp alır ya...
Ben de elmasımı kendim bulup adımı kazandım artık. Çok hoş olmasa da:))
Şaka falan değil. Nedense oraya giderken biliyordum bulacağımı, sanki hep bana aitmiş gibi. Bulduğumda da şaşırmadım, sadece elime aldım ve Ersoy bak dedim. Ve ne gariptir ki Ersoy oldu elmasımın şeklinin Afrika olduğunu farkeden.
Gerçek mi? Elbette.. Kaç para eder? Şu an sıfır, kesilmeden olmaz. Kesince de taşımdan bir şey kalmaz. Kesmek de yenisini almaktan daha pahalıya malolur, bir de riski var.
Anlayacağınız öylesine bir kolye olup kalacak, kimse ne olduğunu anlamayacak ama en azından ben zavallı işçilerin teriyle, kanıyla çıkarılmamış bir elmasım olduğunu bileceğim...Hırsızlığım yüzünden vicdan azabıyla yaşamayı da öğrenirim elbet:))
Ya da sadece elmasa yer değiştirtmenin...
Off, yine abarttım ama yazma özgürlüğümü kullanıyorum. Bu Afrika'da nedense özgürlük damarlarım kabardıkça kabarıyor..
Çıktık madenden, yol çok uzun hala. 400 km kadar ve öğlen oldu bile. Ama Sessriem'e kadar olan yolun manzarası gerçekten çok güzeldi. Bir tarafımız yağmur, fırtına bulutlarıyla simsiyah, öbür taraf güneşin altın ışıkları altında. Ha girdik ha gireceğiz derken yağmura Sesriem'e gelmeden elli km kadar önce yakalandık. Araba yıkanıyor iyi ama yol da buz gibi kaymaya başladı. Seksene inmeme rağmen buz pateni yapıyoruz üç tonluk arabayla. Böyle durumlarda Ankara'da büyümenin faydasını görüyorum işte. Ha kar, ha çamur yolda yağmur!

Böylece seke seke kamp yerine vardık. Saat yedi olmuş bile. Ne yapalım derken milli parkın kampında kalalım dedik. Zaten fazla bir seçenek de yok. Ya dört yıldız otel, ya kamp. Tamam, yolun kenarına çekmek de bir çözüm ama ya duş, şarjlar için elektrik? Gidip iki gece için kayıt yaptırıp, iki günlük de parayı ödedim, böylece 15 numaralı, suyu, gölgesi, elektriği, ışığı olan kamp yerimize kavuştuk. Yemek? Yağmurda Braai, yani ızgara tabii ki..

27 Şubat 2010 Cumartesi

LÜDERİTZ

O kadar sessiz, sakin bir yerde uyuyunca sabahın köründe kalkıverdik. Kahvaltıyı falan boşverip hemen yola çıkalım dedik. Aslında niyetlensek kahvaltı için fazla da birşeyimiz yoktu zaten. Adamcağız da kalkıp bize bakmaya geldi. O sırada tuvaletleri gündüz gözüyle görmeye fırsatım oldu. Nasıl temiz, nasıl da güzeller. Üstelik gerçekten dağın başı burası. Ama tuvalet kağıdı, sifon bile eksik değil.Bizimkilerin bu adamdan tuvalet dersi alması lazım fena halde.
Yola çıkarken hala emin değildik ama yolda bu kadar yakınına gelmişken bari o kadar anlattıkları Fish River Kanyonu'nu da görelim dedik. Aslında yolumuzu epey uzatıyor, gidiş geliş 300 km kadar ama dünyanın en büyük ikinci kanyonu deniyor. Biz de buna kanıp gidelim bari dedik. Hani gidilmeyen yerler her zaman en iyisidir ya...
Haritada gözüken yol kapalıymış, tabii işaret falan yok. Haritada Seeheim diye bir köy gözüküyor, gidip onlara soralım dedik ama...Seeheim diye bir köy falan yok. Olan sadece bir otelcik, insan falan da yok ortalarda. Tam gidecekken ağılda hayvanları besleyen bir adam gördük de ona sorduk. Meğerse ana yol kapalı olduğu için epey geri gidip, baraj yolundan girmemiz gerekiyormuş. Yani C sınıfı bir yol yerine D'ye gireceğiz.
Burada A sınıfı yok zaten. Asfalt ama yollar B, bazısı toprak-ya da kum- olan ara yollar C ve onlardan hiçbir farkı olmayan yollar da D sınıfı demek. Arada C'de düzgün yol bulmak mümkün ama çoğunluğu toprak. Biz de bunu kanyona gitmeye çalışırken anladık..
Çölde bir garip yol bu, uzayıp gidiyor. Arada nehir geçişleri, virajlar var da uyuya kalmıyor insan. Ama hava çok sıcak. Bir kaç kilometrede bir geyikler, deve kuşları görüyoruz o kadar. Her bir saatte bir de bir araba. Buralarda yolda kalanın vay haline. Bir daha Aksaray- Konya arasına sıkıcı dersem...Anlayın işte..
Kanyon milli parkına vardığımızda artık neredeyse kaybolduğumuzdan emin olmak üzereydik. Kalalım mı kalmayalım mı derken, bir gidip şu kanyona bakalım dedik. Her zamanki giriş ücretini bayılıp, arada da otoparktaki ezilmiş akrebe bakıp manzara noktasına yola koyulduk. Ve ilk defa ufak araba yerine bu Nissan'ı kiralamakla ne kadar doğru bir karar verdiğimizin farkına vardık. Normal arabayla gitmek mümkün değilmiş, en azından lastiklerden birini hatta birkaçını yolda bırakmadan.
Söylemesi kolay olan üçyüz kilometre fazladan yapıp ne mi gördük? Hiç sormayın. Bencehiçbir şey..Yağmur mevsiminde!! olduğumuz için şu an kanyon trekkinge kapalı. Açık olsa ne olacak hiç bilemiyorum. Kim ister ki susuz çölde beş gün yürümeyi? En azından ben değil. Karşılaştırmayı hiç sevmem ama burası yerine Ihlara'ya onbininci kez gitmek kesinlike daha eğlenceli olurdu.
Zaman da olunca hemen çıkıp, geceyi Lüderitz'de, deniz kenarında geçirmeye karar verdik.Burayı bize Windhoek'te tanıştığımız bir çift tavsiye etmişti. Onlar da kanyona gelmişler, görecek birşey bulamayıp hemen yakındaki öbür milli parka gitmeye karar vermişler, Ai-Ais kaplıcaları denen yere. Orası da meğer en pahalı yerlerden biriymiş. Oradan çıkıp, Orange nehri kıyısında durmuşlar. Macera ya, arabayı bırakıp nehre dalmışlar. Ben kendilerine “ay, timsahtan korkmuyormusunuz?” diye gereksiz sorular hiç sormadım. Zaten timsah değil, maymun saldırısına uğramışlar. Onlar nehirde keyif yaparken babunlar uğramış. Heryeri kilitli bulup, içerdeki yiyecek kokusunu da alınca olan arabaya olmuş, silecek, yan ayna, hepsi paramparça. Nehir keyfi biraz pahalıya patlamış bizimkilere..
Bu arada bu çiftle tanıştığımda hala Angola vizesi için Angola'da birilerinden davet mektubu bekliyorlardı. Buradaki konsolosluğa ilk başvurduklarında bizimkileri direk sınıra yönlendirip, vizeyi oradan alabilirsiniz demişler. Onlar da gitmiş ama meğer vize öyle sınırdan falan alınamıyormuş. Gerisin geri Windhoek'e geri dönmüşler. Angola da aynı Libya gibi, illa davetiye istiyor. Biz muhabbet ederken davetiyenin yollandığı haberi geldi ama bu sefer de faksın olduğu ofisi açması için müdürü beklemeleri gerekti. Biz o arada yola çıktık. Umarım alabilmişlerdir. Çok tatlı insanlardı..
Tekrar Lüderitz yoluna çıktık. Hala asfalt yoldayız. Hazır arabayı Ersoy kullanıyorken ben de ufak bir siesta yaptım. Tangır tungur 150 kilometre nasıl uyuduğumu sormayın. Yılların alışkanlığı. Yol bozuk falan demeden uyuyuveriyorum.
Haritada Aus denen bir kasaba gözüküyordu. Ama geldiğimizde kasaba falan değil, üç-beş evden oluşan bir köy olduğunu gördük. Hava sıcaklığı iyice artmaya başlamıştı ama Aus'tan sonra iyice çıldırdı. Camlar kapalı, sadece arada ben bir sigara tüttürmek istediğimde açtım. Klima sonuna kadar çalıştığı halde yetmemeye başladı. Bir anda etraf değişti, tam anlamıyla bir çöl haline geldi. Çok ilginç gerçekten. Burada denize yaklaştıkça çöl iklimi ağır basmaya başlıyor.
Sıcak derken, yolda kalmış bir araba gördük. Tek başına bir zenci adam. Durmamızı işaret etti, duralım durmayalım derken frene bastık, geri gidip bakalım dedik. Meğer adamın arabası sıcaktan yolda kalmış, zavallının bizden tek istediği de su. Son kalan serin -artık soğuk falan değil- ona verip yola devam ettik.
Bu arada adamcağız da tam yasak bölge sınırında kalmış. Yasak bölge derken askeri falan değil. Elmas bölgesi. Aus'tan itibaren, sahile kadar arabadan inmek bile yasak. Etrafta kimse yokmuş gibi görünse de devriyeler var. Ne de olsa dünyanın en zengin elmas madenleri burada. Adamlar yılda milyonlarca karat taş çıkartıyor. Anlayacağınız elmas buralarda çakıl taşı gibi bir şey. Ama sakın ola durup arayayım demeyin çünkü ateş etmek onlar için normal. Helikopterler bile var dolanan. Üstelik ham elmas o pırıl pırıl taşlara hiç benzemez. Tanımayan biri için Hiçbir anlamı yoktur. Öyle parlamaz, kendini göstermez. O yüzden eğer taşlardan anlamıyorsanız, gidenlere tavsiyem, kendinizi hiç riske atmayın. Gidin bir kuyumcuya, bayılın paracıkları, alın taşınızı. Ben?..O ayrı hikaye. Benim taşları ne kadar sevdiğimi biliyormuydunuz?
Ama işin ilginç tarafı, etraf o kadar sıcak ve kuru olmasına rağmen burada yabani atlar yaşıyor, hemen yol kenarlarında bir sürü at var. Çok da güzel hayvanlar. Yıllar önce sahiplerinin giderken almadığı atların torunları. Güzel güzel yaşayıp gidiyorlar burada işte.
Akşamüstüne doğru Lüderitz'e geldik. Bir an kendimi Almanya'da gibi hissettim. Küçük bir kasaba ama ortada bir tek kişi bile yok. Günleri karıştırdığımız için pazar olduğuna karar verdik. Her yer kapalı zaten. Benzinimizi doldurup, Angola'ya gitmeye çalışan çiftin önerdiği Diaz Point'e doğru yola çıktık. Buradan yaklaşık on kilometre ötede ve yasak bölgenin hemen sınırında kalıyor. Oraya giden yola sapar sapmaz manzara yine değişti. Her yer volkanik kayalarla kaplı, siyah ve kömürleşmiş kayalar pırıl pırıl parlıyor. Pırıltı dışında tam bir ay manzarası. Tabii, aydaki yollarda kesin “Arabadan inmek yasaktır” tabelaları yoktur. Paranoyak olmuş adamlar.
Şimdi kömür ve elmas ne hikaye derseniz..Aslında ikisi de aynı şeydir, yani karbon. Karbon saflaştıkça daha iyi yanar, kalitesiz kömür de o yüzden kalitesizdir, içine bir sürü başka madde karışmıştır. Elmas ise karbonun en saf halidir diyebilirim. Ama bir yerde kömür olması elmas olması anlamına gelmez..Elmasın oluşumu için çok daha yüksek ısı ve basınç gerekir. O yüzden lütfen kömür madenlerinde elmas aramaya kalkmayın..Ama elmas yakabilsek, dünya çok daha temiz olurdu kesinlikle.
Evet, elmas yanar. Hem de nasıl yanar. Nereden mi biliyorum? Annem anlatmıştı ben çok küçükken. Bana Cahide Sonku'yu anlatırken bir ara evinin yandığını söylemişti. Bense saf saf neden mücevherlerini yangından sonra çıkarmadıklarını sorunca anlatmıştı elmasın hikayesini. Yani yaşasın annem,ayaklı ansiklopedim benim. Tabii çoook daha sonraları ben de elmaslara merak saracak kadar büyüdüm..
Neyse bırakalım taşları Cape Diaz'a gelelim. Burası kesinlikle iyi ki geldik dediğim yerlerden biri oldu. Tam deniz kenarındaydık. İlerde foklar ve Diaz'ın ilk karaya çıktığı yer. Ama deniz kenarı derken yanlış anlamayın, burası tropik bir cennet asla değil. Hatta tam tersi, o kadar vahşi bir güzelliği var ki.
Burada yaşlıca bir Alman amca işletiyor kampingi. Taştan güzel, korunaklı yerler yapmışlar. Çadır bile kurmadan uyumak mümkün. Üstlerinde gölgelik bile var. Tuvaletler her zamanki gibi tertemiz, sadec duş yapmak istediğin saati söylemek lazım çünkü burada da suyu odunla ısıtıyorlar. Tek sorun bizim yiyecek birşeyimiz olmamasıydı..Ama arabayı yerleştirdikten sonra amca bize peynirli, ham'li, domatesli tostlar yaptı. Onları porselen bir tabağa koyup bir güzel de alüminyum folyoyla kapladı. Yanına da Birkaç bira alıp kamp yerimize götürdüm. Ersoy fotoğraf çekerken ben de gidip duşumu yaptım. Ama anlaşılan su daha ısınmamış, soğuk suyla idare ettim. Benden sonr giden Ersoysa suyun nasıl da sıcacık olduğunu anlatıp durdu.
Ufak bir masamız olmasına rağmen, akşam yemeğimiz olan tost ve biralarımızı alıp yere serdiğimiz pareonun üstüne yayılıp mum ve dolunay ışığında yedik. Karşımızdaki manzara o kadar güzeldi ki.
Güneş tam arkamızda batmışken dolunay yine denizin üstünden karşımızda doğuyordu. Sağımızda deniz feneri, ayın ışığına inat binlerce yıldız ve deniz...İnsan daha başka ne ister ki hayattan?
Hayatımın en güzel uykularından birini uyudum o gece de..

26 Şubat 2010 Cuma

GARES PARK'I BULMAK

Bugün saat sekiz gibi gözümü zor açtım. Nasıl da uykum varmış. Dün arabayı ayarladıktan sonra iç rahatlığıyla şehri dolaşmaya çıktık. Zaten öyle çok da dolaşılacak bir yeri yok, merkez bir kaç cadde sadece. Ama o kadar zaman şehirlerden uzak kalınca dolaşabilmek bana gerçekten çok iyi geldi. Daha önce nasıl olup da dolaşamadığımızı hiç sormayın. Ya koşturuyorduk, ya da bulunduğumuz yerler çok tehlikeli olduğu için bir türlü keyfimize bakamıyorduk. Burada rahat rahat her yere, her dükkana girdik çıktık. En sonunda karnımız çok acıktığındaysa Cafe Schneider adında bir restorana oturduk. Ersoy biftek, bense adının bir kısmını anlayamadığım ama iyi olacağını umduğum bir yemek söyledim. Yemeğin adı Zarte Elandstreifen mit PizsoBe serviert mit spatzle und Gemüse idi. Bu eland adında bir çeşit geyiğin eti ve yanında noodle. Hadi bakalım. Bu tip yemeklerde nedense Almanlara, aslında genel olarak Doğu Avrupalılara güvenirim. Gerçekten de haklıymışım. Mantar sosunda şerit halinde dilimlenmiş geyik eti, yanında el yapımı makarna ve tatlı kabak püresi..Bayıldım yemeğe. Ersoy'un eti fazla sertti ama o hep şanssızdır bu yemek konularında zaten. Nedense hep benim ısmarladıklarım daha iyi çıkar. Yemek yemeyi seviyorum ya, birileri yukardan beni kolluyor anlaşılan.
Sonuçta hepsine bayılmasam da, yerel yemekleri denemeyi severim. Ama burada yerel yemek demek Alman mutfağı demek oluyor zaten. Öyle Afrika mutfağı falan aramamak lazım çünkü yok. Adamlar kaç tane kabile ama yaşama savaşı yemek kültürünün çok ötesine geçmiş. Yerlilerin hayatta kalabilmek adına yediği şeylerse, kabile hayatıyla birlikte neredeyse silinip gitmiş..Şansınız varsa belki bir kaç turistik yerde füzyonlanmış yerel yemek bulursunuz. Yersiniz diyemiyorum, füzyon eşittir fiyat yani..
Restoranın çıkışında hemen karşıdaki eczaneye bir uğrayayım dedim. Midemde epeydir bir sorun var, kullandığım ilacı ne Güney Afrika'da, ne de Mozambik'te bulamadım. Ama bir de burada deneyeyim dedim. Aradığım aynı marka falan değil artık, en azından ana maddesi aynı olsun. Eczacı çok kibar bir bey çıktı. Aradı, taradı buldu ama meğer o buralarda yokmuş, bana aynı işi görecek başka bir ilaç buldu. O almanca,ben ingilizce anlaştık işte. Ama nedense benim tıpla ilgili bir iş yaptığımı sandı, ben de hiç bozmadım.
Yavaş yavaş hostele doğru yürürken, yol üstündeki alışveriş merkezine uğrayalım dedik, belki kamp mazemesi vardır diye. Ama orada Ersoy'un aylardır aradığı hafızaları bulduk. O kadar fotoğrafa hafıza yetişmiyor haliyle. Ama her yerde öyle fahiş fiyatlar veriyorlar ki, artık umudumuzu kaybetmek üzereydik. Hani biraz fazla vermek tamam ama normal fiyatın en az beş katını istediler her yerde..Hafızaları da alıp yürüye yürüye hostele geldik. Benim için çamaşır yıkama zamanı..İki aydır her şeyi elde yıkamaya çalışmaktan canım çıktı. Üstelik öyle bembeyaz, pırıl pırıl olmalarını da beklemiyorum. Ama hava sıcak, en azından ter, toz gitsin üstlerinden. Bazı yerlerde duş altında bile yıkamaya çalıştım. Çok az yerde çamaşır yıkama servisi vardı, bazısına zaman yetmedi, bazısına ben vermek istemedim..Burada çamaşır makinelerini görünce seviçten uçtum. Kurutma falan yok, asmak lazım ama benim umurumda bile değil. Bir çırpıda ne varsa attım makineye, hatta giyeceğim kalmayınca günün geri kalanını üstümde bir pareoyla geçirdim.
Odada eşyaları toparlarken beş yıldır benimle her yere gelen sevgili kilidimi ve Ersoy'un bana aldığı el fenerini kaybettiğimi farkettim. Ben ne kadar yanlış olsa da bazı eşyalarıma fazla bağlanıyorum anaşılan..O kilidin aynısını yıllardır her yerde arıyorum, yok. Fenerse pahalı olmamasına rağmen Ersoy aldığı için kıymetliydi benim için. Kimbilir nerede düşürdüm?? Bazen kendimi kaybetmediğime dua ediyorum ya zaten, boşuna değil..
O moral bozukluğu, üstüne de yorgunluk gelince akşamüstü uyuyakalmışım. Ersoy'a da akşam yemeği için kalkarım dedim ama ne kadar uğraştıysa da beni kaldıramamış. Ertesi güne kadar on beş saatten fazla deliksiz uyumuşum.
Cabs ofisinden Helena bugün uyanınca onu aramamızı, bizi alması için araba göndereceğini söylemişti. Biz de kalkınca tarçınlı pancake ve çaylarımızı mideye indirip, aradık. Onbeş dakikada gelir dediği araba tam 45 dakika sonra geldi. Şöför yeniymiş, yolu kaybetmiş. Off Afrika off..Bu adamlar bit kadar şehirde bile yolunu kaybedebiliyorsa, işleri çok zor valla..
Ofiste Helena ile kağıt işlerini hallettikten sonra arabaya bakmaya çıktık. Kocaman bir Nissan kamyonet. Önde iki kişilik oturma yeri var, arkası pencereli bir kanopi. Arabayı çalıştırır çalıştırmaz gökgürültüsü gibi bir ses geldi, eyvah dedim, dakka bir gol bir arabaya bir şey yaptım. Biraz sonra kafama dank etti ne sesi olduğu. Ne olacak? Motorun normal sesi. Ama yıllar önce sevgili Ford'um satıldığından beri böyle motor sesi duymamıştım, hoşuma gitti.
Arabayı bir süre orada bırakıp, Milli Parklar rezervasyon ofisine gittik. Her yer için önceden rezervasyon gerekiyor diyorlar ya. Bu gece için Windhoek'ten fazla uzak olmayan, Hardap Barajı Milli Parkı'nda yer aldık. Daha uzağa gidemeyiz diye düşünmüştük o an.
Oradan çıkıp şu yeni, büyük alışveriş merkezini fazla zorlanmadan bulduk. Oradaki süpermarkette kamp malzemelerinin ucuz olduğunu söylemişti Hollandalı kızlar. Doğruymuş. Uyku tulumlarının tanesine yirmi, çadıraysa otuz lira verip, mat vs..gibi ufak tefekleri de alıp, çıktık.
280 km kadar sonra Hardap Barajı'na vardığımızdaysa daha havanın kararmasına çok zaman oduğunu farkettik. Yeri de pek fazla beğenmediğimiz için otuz lirayı yakıp, daha güneye inmeye karar verdik. Tabii bu arada milli park girişini de ödemiş bulunduğumuz için bu beğenmeme bize elli liraya maloldu. Olsun, arada olur böyle şeyler deyip yola devam ettik. Amaç en az Keetmanshoop'a kadar inmek, bu da 500 kilometre kadar bir yol yapıyor. Ama Namibya'da, ana yolarda hız sınırı 120 olduğu için hiç sorun değil. Zaten biz hızı fazla abartmasak da buralılar çok abarttığı için bizim 120 hızımız bile yavaş kalıyor. Bir de üstüne burası B tipi karayolu, üstüne de Windhoek- Güney Afrika arası anayol olduğu için yol gayet düzgün.
Keetmanshoop'a yaklaşırken hava kararmaya başladı, kalacak yer bulmak lazım. Şehirde kalacak yerler var ama fiyatlar el yakıyor. Zaten bizim aradığımız bir kamping. Arabada yatmaya kararlıyız ya. Sonunda sağ tarafta Garas Camping diye bir tabela gördük. Tam anlamıyla hiçbir yerin ortasında toprak bir yol, çöle doğru gidiyor. Şansımızı deneyelim deyip daldık yola. Işık falan yok ama yol kenarındaki garip kuklaları görünce mutlaka birileri vardır deyip devam ettik. Kamp yerine geldiğimizde hala biraz ışık vardı. Gerçekten hayatımda gördüğüm en garip yerlerden birinde buldum kendimi. Etrafta gün batımının ışığında garip gölgeler veren Quiver ağaçları, kayalar ve çeşitli eski motor, hatta bilgisayar parçalarından yapılmış kuklalar, doğaüstü yaratıklar gördüm. Burası neresi, kalsak mı gitsek mi derken ilerdeki eski karavandan kısa boylu bir yerli çıktı. Kırık dökük ingilizcesiyle arabayı parkettirip, tuvaletleri gösterdi. Tam bir film platosu!! Bir de üstüne “Şu an sadece sizsiniz, hangi tuvaletleri kullandığınız farketmez ama başka otobüs gelirse burası kadınlar, burası erkekler için demez mi?” Yerlere yatıyordum neredeyse. Bu saatte ne otobüsü olur ki? Bence araba demeye çalıştı ya, bu saatten sonra zaten farketmez.
Adamcağız gittikten sonra biz de yerleşmeye başladık. Aslında yerleşecek fazla da birşey yok ama uyku tulumlarını açıp hazırladık, camları açıp bugün üç kuruşa aldığım tülleri bantladık falan. Saat daha erkendi ama gün dolu dolu geçince, üstüne çölün ortasında yapayalnız sessizlikte kalınca yapacak fazla birşey yok burada. Ersoy yatınca ben kafa lambamı alıp Intarrail bursunun ilk finalistlerinin zar zor basmayı becerdiğim ilk bölümünün yazılarını okumaya başladım.
İlk başta gerçekten zor geldi okumak. Genç insanlar hayallerini dökmüşler kağıda. Bense o hayalleri yıllar önce gerçekleştirmiş, başka hayallerin peşinde koşuyorum hala. O yaşlarda, o zamanlarda böyle birşey görsem, ben de benzer şeyler yazardım mutlaka. Zaman çabuk geçmiş..Ne zaman gittim ben o kadar yere, hangi arada becerdim o kadar gezmeyi diye düşünüyorum şu andaki halime bakınca. Gelmişim ,Namibya'nın göbeğinde, etrafta Ersoy ve kampingin sahibi çift dışında kimse olmadan insanların hayallerini okuyup çölde yıldız seyrediyorum. Üstelik bir kamyonetin arka tarafında, elektrik, telefon, hatta ses olmaksızın.
Şu anda dünyanın en şanslı ve en mutlu insanı benim.
Ve bunu hatırlatan herkese çok ama çok teşekkür ederim...

17 Ocak 2010 Pazar

AFRİKA FİKRİ...

Bileti alalı fazla olmadı..Sanırım üç haftadan daha az. 17 Ocak İstanbul'dan yola çıkarak ertesi gün akşam Dubai aktarmalı olarak Cape Town, Güney Afrika'ya varış. Bu sefer biletleri Emirates'den aldık. THY direkt uçtuğu için fiyatları da uçmuş. Diğer havayollarından Emirates, Qatar ve Air Egypt'ın fiyatları ise beşyüz euro civarında dolaşıyor. Doha havaalanında evelki yıldan kötü anılarım var. Ufak, sıkıcı, fazla imkanı olmayan bir havaalanı ve hayatımda gördüğüm en kötü sigara içme odalarından biri orada. Emirates en azından Dubai'de bekletiyor. O ikisiyle Air Egypt arasındaki fiyat farkı sadece otuz euro olunca karar vermek zor olmadı. Esra'nın İspanya'ya gitmesi ve biz gitmeden hep beraber bir yemek yemek istememiz de eklenince biletleri 17 Ocak- 23 Mart İstanbul- Cape Town gidiş dönüş olarak aldık.
Afrika nereden çıktı diye sorarsanız...Hiçbir fikrim yok aslında. Bu yaz bana birileri bu sene yolculuk nereye diye sorduğunda, bilmem, belki Afrika demiştim. İyiki de demişim. Öyle deyince öyle kaldı ve biz de kendimizi Afrika'ya giderken buluverdik işte.
Son durum: Ersoy kontrol etmiş, Air Egypt daha da ucuzlamış. Dolduramadılar anlaşılan uçakları..Neyse, ucuz falan ama o kadar daha beklemek istemezdim zaten. Bilet aldıktan sonra beklemek her dakika daha zor geliyor bana..