Sayfalar

23 Şubat 2009 Pazartesi

FORT COCHIN VE GOA SAHILI

Palolem'de gün batımı


Yaşlı hippi amca, poposu açıkta...

Harika naneli limonata ve meyva salatası..

Kardaş'ın yeri..

Görüntüsüne bakmayın, süper bira..

Kapadokyalı Yaşar ve ben..


Yayılmış huzur içinde okurken..Palolem hala..


Cambazlar..

Evet, evet, kesinlikle katılıyorum..

Neden geldik buraya? Sahi kim demişti mutlaka gidin Fort Cochin'e diye? Valla, hatırlamıyorum. Ama tekrar beş saatlik acı verici bir otobüs yolculuğundan sonra Ernakulam'a, oradan da tekneyle Fort Cochin'e geldik. Yolun çoğu çok güzeldi. Yemyeşil, mis gibi bir koku. Onca sallantının, zangırtının arasında tek ödül de bu zaten. Ama bu otobüslere de alışmaya başlamış olmalıyım ki, bir saat kadar uyumayı bile başardım. Her koşulda, yerde ve gürültüde uyuyabilmek gibi bir özelliğim vardır ama ben bile uyumakta zorlanıyorsam anlayın artık durumu.
Cochin'de kalacak yer bulmak çok zor. Heryer paket gruplarla, yaşlı Avrupalı ve Amerikalılarla kaynıyor. Daha ilk geldiğimiz gün sahili, balıkçı ağlarını gördük, başka da birşey yok zaten. Güzel yemekler yedik, çaydanlıkta gelen biralarımızı içtik, iyi insanlarla tanıştık ama burası bu kadar.
Aslında Mysore'a, Ooty'e gidelim diye bir fikir vardı ama böyle bir yerde bir-iki gece kalıp yollara düşmekten yoruldum artık. Burası koskocaman ülke ama heryeri göreceğiz diye bir kural yok. Hele bu kadar az zamanda. Tamam, benim vaktim var ama ben de biraz keyif yapmak istiyorum. O kadar çok şey görüp, öğrenip, merak edip çoğu zaman da merakını gideremeyip, düşüne düşüne dolanmak zor ortalarda. Arada bir durup süzgeçten geçirmek, özümsemek lazım yaşananları. En azından benim öyle yapmam lazım..Rahat bir yere gitmek istiyorum artık. Otelin kapısını saat on buçukta kapamayacakları, bu sıcakta uzun pantolonlarla gezmek zorunda olmayacağım, rahat rahat oturup çayımı, biramı, sigaramı içip kitabımı okuyabileceğim ve mümkünse de gece sıcaktan uyuyamayıp, ıslak çarşaflara sarınmak zorunda kalmayacağım bir yere. Böyle uzun yazınca çok şey istiyormuşum gibi geliyor ama bunlar burada lüks gibi geliyor. Evde farkında bile olmadan sahip olduğumuz minik şeyler aslında.
Böylece- ve de benim ısrarım sonucunda- burada bir gece kalıp, Goa'ya doğru gitmeye karar verdik. Karar vermek kolay ama uygulamak zor. Yol çok uzun, otobüs istemiyorum artık. Trende yer bulmak zor, uçak pahalı ama gideceğiz bir şekilde. Buradaki acentalar herhalde fazla kazanamadıklarından tren bileti satmıyorlar. İnternetten almaya kalktığımdaysa hep hint bankaları engeliyle karşılaşıyorum. Bu arada ne yapacağız diye dolanırken Varanasi'de tanıştığımız dünya turu yapan Kanadalı aileyle karşılaştık. Onlar bir acenta tarif etti, ancak oradan hafifte kazıklanarak ertesi akşam için tren bileti alabildik. Bu sefer yerimiz klimasız kuşetli. Umurumda değil, benim için şu anda Goa cennetin yeryüzündeki hali gibi.
Öğlene kadar oyalanıyoruz, Vasco da Gama'nın 12 yıl boyunca gömülü olduğu kiliseye gidiyoruz. İnternet şansı yok, çoğu yerde elektrik kesik. Zaten şu ana kadar Hindistan'da herhalde bir Delhi'de bir de Haydarabad'da elektrik kesintisi görmedik. Heran elektrik gidebiliyor. Bazı yerlerde muson öncesi bakım ve iyileştirme yapılıyormuş, çok mantıklı. Ama Munnar'da çay fabrikası olan Tata önceki yıllarda muson zamanı kesintilerinden bıkmış olacak ki, bu sene de kesintiler olursa fabrikayı kapatmakla tehdit etmiş. Normal vatandaşı takan yok ama Tata olunca harıl harıl işe koyulmuşlar. Sonuçta o da binlerce insana iş sağlıyor.
Ernakulam'da hala vaktimiz olunca çantaları istasyon emanetine bırakıp, dolaşmaya çıktık. Çarşı, pazar, internet derken yoruldum. Dediğim gibi, hem oturup, hem çayımı, sigaramı içebileceğim rahat bir yer derdindeyim. Hemen istasyonun yakınındaki lüks bir otele gittik. Burada böyle otellerin fiyatlarından korkmamak lazım. Odaları pahalı olsa da yemek ve içecekler genelde çok ucuz, hatta bizim salaş turistik restoranlardan bile. Arka bahçesinde rahatça oturup, çayımızı içtik.
Unutmadan, bugün öğle vakti ilk defa Pizza Hut'a gittik. Yemekler iyi, Pizza Hut yemeği işte ama bence yemeğin en güzel tarafı restoranın klimasıydı. Klimaları normalde pek sevmem ama özlemişim meredi.
Tren yolculuğu iyiydi. Ben zaten erkenden en üstteki yerime çıkıp dergilerimi, gazetelerimi okudum sonra da rahat rahat uyudum. Ertesi gün öğlende Madgaon'a geldik. Yol rahattı, yanımızdaki yolcuların hepsinin erkek olması benim daha da işime geldi. Hindistan'da kadınların yabancı erkeklerle konuşması hoş karşılanmıyor. Bunu hiçbir zaman takmadım ama bu sefer işime geldi. Rahat rahat uzandım, sabah da dışarıyı seyrettim. Kimseyle muhabbet etme zorunluluğum olmadan. Asosyal değilimdir ama arada yalnız kalmak, konuşmamak, sadece düşünmek, hele ki uzun yollarda çok hoşuma gidiyor. Herne kadar aşramlara gidip yoga yapmasam da bu da benim kendimce meditasyonum.
Hindistan'da iki eyalet arasında bile dağlar kadar fark var. Güneye geldikçe insanlar, ortam, herşey tamamen değişti. Ama burası daha da farklı. Tertemiz istasyon, beğıran, çağıran yok. Ortalık sakin ve kimse de üstümüze atlamıyor. Yine de rikşacılar aynı. Otobüs durağına kadar kısacık mesafe için 50-60 rupi dediklerinde kafam attı ve adama aynen ''Sana o parayı vereceğime, taksiyle gideriz'' dedim. Önödemeli taksiyle kırk kilometre yol dediği gibi 800 değil, 600 rupiymiş (20 lira). Ama umrumda değil, atladık taksiye, geldik Palolem'e.
Burası güzel. Biraz dolanıp, kendimize mukavvadan yapılmış bir kulübe bulduk. On metre ilerde plaj başlıyor. Dün gece plajın hemen dibindeki cafede otururken, fotoğraf çekmeye çıkmış olan Ersoy'u yanında biriyle gelirken gördüm. Ben de onu bekliyordum çünkü kaldığımız yerde türkçe kitap bulmuştum. 1990'da Alper adlı vatandaşımızın bıraktığı Sartre..Meğerse ben ona türkçe kitap buldum diye sevinirken o bana halis mulis Türk bulmuş. Hem de Kapadokya'dan O Ağacın Altı'nın sahibi arkadaşımız Yaşar. Gözlerime inanamadım. Akşam yemeğe gittik, bugün kahvaltıya. Yarın ayrılıyor ama ilaç gibi geldi doğrusu. Bir aydan biraz fazla zamandır Goa'daymış, heryeri gezmiş. Tesadüfün bu kadarı..
Şu an durum bu. Beyler sanırım internete gittiler, ben de kulübemin önüne kuruldum yazıyorum. Deniz hemen önümde, biram var, rüzgar ufaktan esmekte. Üstümde de kocaman popoma rağmen giydiğim bikinim. Plan yok, program yok, şunu bunu yap- yapma zorunluluğu yok. Burası belki çoğunluk için ''Gerçek'' Hindistan değil ama bir süreliğine öyleymiş gibi davranmaya devam edeceğim. Nasılsa bir sürü turist için Hindistan burası.
Blog/ günlük buraya kadardı bugünlük. Bundan sonrası benim en gerekli, birçoğunun ise en gereksiz dediği bölüm. Ayrıntılar işte...
Hemen her gün gazeteleri okumaya devam ediyorum. Gazetelerde en çok hoşuma giden burası hakkında yıllarca kalsam da öğrenemeyeceğim şeyleri haberlerden, ilanlardan öğrenmem. Tabii burada da gazeteler aynı bizde olduğu gibi taraflı ama o taraflı politika haberlerinden çok daha fazlası var insanlar ve hayatları hakkında ipuçları veren. Aslında ilk günden beri bunları yazmak istiyordum ama koşturmaktan bir türlü yazamadım. Artık biraz rahatladığıma göre sakin sakin anlatayım memleket durumlarını size.
''Sati'' kelimesini hiç duydunuzmu? Sanmıyorum. Ama ne olduğunu hepimiz aslında gayet iyi biliyoruz. Kadınların kocalarının cenaze ateşine atlayarak intiharı ya da atılarak öldürülmesi. Bu geleneği İngilizler yaklaşık 150 yıl önce yasakladı ama özellikle kırsal bölgelerde devam ettiği sır değil. Bunun bir sürü tarihi, dini sebepleri var ama benim gördüğüm kadarıyla tek neden kadınların bir yük gibi görülmesi. Toplumda ne kadar önemli bir rolleri olduğu unutulmuş. Nüfus planlaması deyince aklımıza hep Çin geliyor ama burada da çok büyük bir sorun. Kimse kız çocuk istemiyor, çünkü kız çocuğa boşuna masraf, hatta ailenin fakirliğinin sebebi olarak bakılıyor. Sebep bizdekinin tam tersi, ama sonuçta bir çeşit başlık parası. Tek farkı evlenirken, kız tarafının erkek tarafına ödeme yapması. Miktar ailelerin maddi, sosyal durumuna, evlenecek gençlerin eğitim seviyelerine, güzel ya da yakışıklıolup olmamalarına, yaşlarına, fiziksel kusurlarına, hatta tenlerinin rengine göre değişiyor. O yüzden birçok aile için kız çocuğunun olması tam bir felaket. O yüzden ultrasonda bebeğin cinsiyetinin öğrenilmesi kontrol altına alınmaya çalışılıyor, bebek kız çıkarsa kürtaj yaptıran çok insan var. Ama teknoloji o kadar ilerledi ki artık bunu ultrasona falan da bırakmıyorlar, her tarafta suni döllenme, gen kontrolü hatta klonlamayla uğraşan merkezler var. Bu konu ne kadar hassas olsa da henüz kanuni düzenlemeler yapılmadığı için rahat rahat çalışıyorlar. En son çıkan haberlerden biri Amerika ve dünyanın birçok ülkesinde yasak olan bu teknolojiyi kullanmak için Hindistan'a gelen Amerikalı bir çift hakkındaydı. Elbette, ne onların isimleri, ne de klinik hakkında hiç bir detay verilmeden.
Sonuç gitgide kadın-erkek sayısı dengesini kaybeden bir toplum. Bazı yerlerde durum hala çok ciddi olmasa da bazı yerlerde oran 1000 erkeğe 800 kadına kadar düşmüş bile. Evlenecek kız bulamadıklarında ne yapacaklar çok merak ediyorum doğrusu.
Kadına şiddet burada son haddinde. İşin en rezil tarafı çok kapalı bir toplum oldukları için çoğu sorunun polise ya da adalete, hatta aile büyüklerine bile yansımaması. Ya da yansısa bile görmezden gelinmesi. Bir- iki gün önce ülkenin İngilizce yayın yapan en büyük gazetesi Indian Times'ta bir haber vardı. 26 yaşında bir kadın kocası ona çok kötü davrandığı için onu bırakıp köyüne, ailesinin yanına dönüyor. Aile önce kabul etmek istemese de sonunda kızlarını yanına alıyor. Kadın bir süre sonra aynı köyden başka bir erkekle görüşmeye başlıyor- herhalde çocukluk yavuklusu- ama aileden hemen reddi yiyor. Kadını kendi ailesi kovuyor ama gidecek yeri yok ki. Bir gece köyün büyükleri toplanıyor, toplantının adı Panchayat. Köy meseleleri için toplanan bizdeki ihtiyar heyeti cinsi bir şey. Ertesi gün poliz çağrılıyor. Genç kadının vücudu hemen o meclis binasının yanında bir ağaca bağlı..Ve yakılmış. Gazetetede diyor ki ''Kırbaçlandıktan sonra yakılmış''. Otopsi falan yok, siz nerden biliyorsunuz be kardeşim önce kırbaçlandığını ? Ve haber şöyle sona eriyor: ''Polis yetkilileri soruşturmanın henüz sona ermediğini ama bunun olası bir intihar olduğunu belirttiler.''
Boyle iste, daha devam edecegim bunlari yazmaya..

Ama su anda cok sevincliyim, bir yegenim daha oldu, Ercihan ve Nilide’nin oglu Kuzey dunyaya geldi...
YASASIN!!!!

1 yorum:

Çağdaş dedi ki...

yaaa çok merak ediyorum bu kadar yeri nasıl gezebiliyorsunuz ben de bütün dünyayı dolaşmak istiyorum ama para yok bu işin bi yolu olamaz mı cevap yazarsanız sevinirim