Sayfalar

Tunus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tunus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2009 Pazar

EL JEM VE MATMATA

Sabah erkenden çıktık. Resepsiyon görevlisi bile lobide battaniyesine sarılmış, uyuyordu. Anahtarı bırakıp çıkarken gittiğimizi bile duymadı. Yürüyerek tren istasyonu çok yakınmış zaten, beş dakika da varıp, saat 8:10 trenine bilet aldık. Bu sefer yolculuk bir saat bile sürmeyecek, bilet de ,kişi için 5,900 dinar tuttu. Niyetimiz El Jem'i görüp, bugün günışığı izin verdiği kadar güneye, çöle doğru inmek. Matmata'ya kadar gidebilmeyi umuyoruz ama buradan sonra tren yok. Sadece otobüs ve dolmuşlar var ama dolmuşlar hem daha sık, hem daha hızlı. Zaten bugün gideceğimiz yer kadar otobüs olduğunu sanmıyorum. Varsa da günde en fazla iki seferdir, yakalamamız zor.
El Jem çok yakın, yol bir saatten az sürüyor. Geldiğimizde çantaları bırakacak yer baktık, yok. Daha doğrusu tren görevlisi bırakabileceğimizi söyledi ama gar, tren saatleri dışında kapalıymış. O kadar sık sefer olmayınca..Çaresiz yüklendik çantaları ama meğer anfitiyatro çok yakınmış. Hemen girişte de dükkanlar, restoranlar var. Birine çantaları bırakıp, bırakamayacağımızı sorduk, tabii, bırakın dediler. Orada hazır oturmuşken birer de kahve içip, girdik tiyatroya. Bilet kişi başı 7,000 dinar, artı olarak da her zamanki fotoğraf makinası ücreti, 1000 dinar. El Jem için ne diyeyim? Çok çok güzel ve çok iyi korunmuş. Şu resimlere bakın:









Bunlar eski graffitiler..Buradan iki şey öğrenmek mümkün:
Bir, vandalizm çok eski bir adet..
İki, turizm buralarda çok ama çok eskiden başlamış.

Çıkışta Ersoy aynı biletle girilebilen müzeye de gitmek isteyince, ben kafede oturmayı tercih ettim. Gitti, epey zaman gelmedi. Benim için sorun değil, keyfim yerinde. Gölgede oturmuşum, kahvem var, defterimle uğraştım. Ama en sonunda merak etmeye başladım çünkü daha önümüzde luaj luaj ( Louage louage) gitmemiz gereken dünya kadar yol vardı. Gelince bir sandviç yedi, hatta İstanbul yazılı tişörtünü aslında bizi güzelce kazıklamış olan garsona hediye ettik ve louage istasyonuna kadar baş dakika kadar yürüyüp, dolmuşumuzu bulduk. Bu sefer dolmasını beklerken epey zaman geçti ama iki saatten biraz daha fazla bir zamanda Sfax'a gelebildik. Burası Tunus'un en büyük şehirlerinden biri. Zaten şehirlerin boyutlarını dolmuş duraklarından hemen anlaşılıyor. Örneğin burada bilet gişeden alınıyor, bilet karşılığı. Öbür taraflarda direkt şöföre ödeme yapılıyor.
Gabes'e gidecek dolmuşumuzu bulduk ama hala dolmamıştı. Karnım çok aç olduğu için gidip yiyecek poğaça gibi birşeyler aldım. İçleri boş sanıyordum ama ne yazık ki değilmiş. Tavuklu bir iç olduğunu görünce çok fena hayal kırıklığına uğradım. Yiyemeyeceğimden değil, sadece çok acı olacağını bildiğim için. Cips de satılıyor ama ben gerçek birşeyler yemek istediğim için geri dönüp, karşısındaki dükkana baktım. Harika!! Sandviç yapıyorlar, hem de baget ekmeği içine. Bir ekmek alıp yarısının içine daha yeni tavadan çıkmış kızarmış yumurtayı koydurdum, diğerini boş olarak aldım. Yanımda her zaman acil durumlar için bulunan peynirle yemek için..Hemen herşeyin tadına bakarım, açsam da yerim ama ne yazık ki acı ve ben iyi bir ikili değiliz.
Sonunda dolmuş dolunca yola çıktık, deniz kenarından Gabes'e doğru ilerlemeye başladık. İlginç bir manzara..Solumuzda ilerde deniz görülüyor ama çölde ilerliyoruz. Ersoy inanmakta zorluk çekti ama deniz olması demek çöl olamaz demek değil. Peru'da da görmüştüm bunu..
Gabes'e de varmamız yaklaşık 2,5 saat sürdü. Oraya vardığımızda Matmata dolmuşunun başka bir duraktan kalktığını öğrendik, yaklaşık on dakika yürüme mesafesinde. Bu seferki durak çoook uzun zaman önce kapanmış olduğu her halinden belli bir restoranın önünde..
Yine bekledik dolmuş dolsun diye...
Sanıyoruz ki bu son. Meğer değilmiş. Bu dolmuş Yeni Matmata'ya gidiyormuş. Bizimse gitmek istediğimiz Eski Matmata..Hal böyle olunca yeniden eskiye gitmek için tekrar başka bir dolmuşa binmek zorunda kaldık..
Gitmek istediğimiz yere varana kadar iyice akşam olmaya başladı. Vardığımızda da dolmuşun şöförünün yardım önerisi geldi, size kalacak yer ayarlayalım, tur ayarlayalım diye. Saatlerdir yoldayız, canım çıkmış zaten. Ersoy gidip kalacak yerlere bakmaya gitti, ben de çantaları alıp oturdum gün batımına karşı. Güneşin batışı çok güzel ama hava gitgide soğumaya başladı. Tam güneş battı, ben ufaktan merak etmeye başladım ki Ersoy geldi. Zaten açık iki yer varmış, ikisi de birbirinin aynıymış. Biz de yakın olanına gidelim dedik.
Matmata için LP'de "Öğle yemeğinizi yiyip, devam edin. Kalmaya değmez" diyor..Yine yanıldın LP!!!
Çünkü kalacağımız yere geldiğimizde toprağın içine oyulmuş olduğunu gördüm. Çok farklıydı. Ama asıl sürprizle odamızın olduğu yeri görünce karşılaştım. Ben burayı yıllar önce yabancı bir belgeselde görüp, hayran kalmıştım. Hayalini kurduğumu bile unuttuğum bir yerdi. Yere oyulmuş kocaman bir deliğin etrafında, yine toprağa oyulmuş odalar. Avlunun tepesi açık, yıldızlar görülmeye başlamış bile. Rüzgardan da korunduğu için hiç soğuk değil. Oda çok basit ama içerisi sıcacık. İnanamadım, sevinçten bir çığlık atıp gülmeye başladım. Adamlar iyi ki yoktu o an, kesin delirdiğimi düşünürlerdi.
Burası Star Wars'ın çekildiği yerlerden biri..Restoranın bulunduğu avluda bütün dekorlar bile duruyor...



Akşam yemeğini de orada yemeye karar verdik. Zaten etrafta başka bir yer varmış gibi de görünmüyordu. Salata, patatesli omletimsi şey ve tatlı çok güzeldi ama ben şu kuskusu hala sevemedim. Yağsız, tuzsuz bulgurun hiçbir tadı yok.
Yemekle bir şişe şarap içip, televizyonu açtık. Çeken tek kanalda da bizim türk dizilerinden birinin olduğunu görünce çok eğlendik. Zaten bu diziler yüzünden burada herkes bizim memleketi bu kadar iyi bilip seviyor ya..
Bu arada bize tur yapmayı teklif Ahmet geldi. Fazla zorlamadan, az bir pazarlık ve çokça kazıklanarak ertesi sabah 8'de başlayarak iki gün bir gece çöl turu yapmayı kabul ettik. En azından grup olmayacak, private tur tadında...
Gece Ersoy yattıktan sonra çok uzun zaman oturup, boukha (incir rakısı, pek fena) içip, yazı yazdım. İkide bir de gerçekten burada olduğuma inanabilmek için de dışarı çıkıp yıldızlara baktım durdum..
En güzel uykularımdan birini uyudum o gece..


Kaldığımız yerin yukardan görüntüsü...

14 Kasım 2009 Cumartesi

SOUSSE

Tunus'ta düzgün çalışan bir demiryolu şebekesi var. Daha önceden de kontrol ettiğimiz için 08:40'ta Tunus'tan kalkan ve Sousse'da duran bir tren olduğunu biliyorduk. Otelde kahvaltımızı edip, yürüyerek istasyona gittik.
Kahvaltı deyince sakın gerçek kahvaltı anlamayın. Burada kahvaltı demek genelde bir parça ekmek ya da kruasan, yanında da reçel ve tereyağı- ya da margarin- ve sütlü kahve demek. Daha kaliteli yerlerde çikolatalı kruasan bile olabilir ama kesinlikle tatlı birşeyler gelecektir. Beğenmiyorsanız, peynir- zeytininizi yanınızda taşımaktan başka çareniz yok demektir.
Biletlerde iki sınıf var. Yüksek sınıf olan iki dinar daha pahalı ama koltukları geniş ve rahat. Yer numarası yazması da aldatmasın, yabancılar dışında kimse takmıyor. Biz de fark o kadar az olunca her ne kadar yolumuz sadece iki saat olsa da birinci sınıfa bilet aldık ( daha doğrusu ben aldım)..Biletleri göstermeden perona giriş izni yok. Biz içeri girdik, tamam tren de orada ama ben hala rahat rahat sabah sigaramı içebilmiş değilim. Oradaki görevliye sordum, burada içilir mi diye, gülerek bana oradaki minicik büfeyi gösterdi. İşe bak, peronda yasak ama beş metrekarelik, havalandırmasız büfede serbest. İlginç adamlar ama benim çok hoşuma gidiyor bu iş. Ersoy trene gitti, ben de kendime güzel bir kahve alıp yaktım sigaramı. İçerde benden başka birkaç kişi daha vardı ama tek kadın ve tek yabancı benim. Yine de etrafa baka baka rahatça sigaramı, kahvemi içtim, kimse de ne lafla, ne bakışla rahatsız etmedi beni.
Tren tam zamanında hareket etti. Binalar yerini yavaş yavaş köy evlerine, zeytinliklere bıraktı. Aralarda da uzun kaktüslere. Çöl buralara kadar sokulmuş ama insanoğlu da ekerek girmeye çalışıyor içine çölün. Vagonda içecek servisi bile var..
Hammamet'ten bir turist grubu bindi bizim vagona. Klasik 60-70 yaşlarında kuzey avrupalı teyzeler ve amcalar. Hallerinden belli, Hammamet'teki “Herşey dahil” otellerden birinde kalıyorlar, herhalde canları sıkıldı, Sousse'ye bir günlüğüne gidiyorlar. Görünmez bir “All inclusive” etiketi yapışmış alınlarına:))
Sousse'da inince şöyle bir etrafa bakındık. Elde harita var ama gideceğimiz yerin uzaklığını kestiremeyince bir taksiye bindik. Kalmak istediğimiz yer surların içinde, eski şehir tarafında kalıyor. Oraya gelmemiz bir-iki dakikadan fazla sürmedi ve sadece 60 kuruş tuttu, yani bir liradan az. O kadar yakın olduğunu bilsek binmezdik taksiye. Ama zaten zor olan kısım oradan sonrasıymış. Pazar olduğu için iki yüz metrelik mesafeyi sırtçantalarıyla yürümemiz neredeyse on dakikamızı aldı. Otelin adı Emira. Resepsiyondaki amca çok iyi ingilizce konuşuyor ve odaya bir bakın önce, ne kadar vereceğinizi söyleyin diyor. Gösterdiği oda çok temiz ve sevimli. Her yer rengarenk fayans, hatta yatağın şiltesi bile fayanslarla süslü bir beton altlığın üstüne yerleştirilmiş. Odanın, hiçbir yeri görmeyen, yüksek duvarlarla çevrilmiş, içinde bir masa, iki sandalye ve birkaç yeşillik bulunan bir balkonu bile var. Yüksek duvarlar olmasa ne görürdük diye merak ettim, sandalyeye tırmanıp baktım. Manzara yok, etraf binalarla çevrili. Oda önde olsa belki manzara olurdu ama o pazar yeri gürültüsünü çekeceğime manzarasız kalırım daha iyi. En azından rahatça, tepem açık oturabileceğim bir yer var. Her na kadar soğuktan fazla kalamasam da..
Tek kötü tarafı her zamanki gibi..Banyo bir felaket.Ama yine de bir öncekinden temiz ve soğuk suyu bile akıyor. Yaşlanmaya başladım galiba, hiçbirşeyi beğenmiyorum.
Odayı aldık, arada amca bahşiş istediğini kibarca belli edince ona da bir beşlik verdik. Eşyaları bırakıp hemen dışarı fırladık. Çok görecek şey var ya!!
Otel zaten sur içinde olduğu için camiye ve ribata ulaşmak beş dakikamızı aldı. Cami restorasyonda ama görevli girmemize izin verdi. Normalde bir giriş ücreti var ama sanırım restorasyon yüzünden alınmıyor, bizden sadece çıkışta bağış kutusuna birşeyler atmamızı rica etti. Sonra da ekledi:”Siz zaten türksünüz. Bu geleneği bilirsiniz” . Elbette biliriz. Yıllardır gruplarla her ziyaret ettiğimiz camiye resmi ya da gayrı resmi bir bağış yapmışlığımız var. Buraya da yaptık tabii ki.
Belki restorasyon yüzündendi ama içerde bizden başka kimse yoktu. Gerçek bir tarih olan mihrabı iyi göremesek de en azından avluyu rahat rahat gezdik. Malezya'daki canavarlardan sonra çok iyi geldi bana.




Oradan hemen ilerisindeki ribata yani kaleye geçtik. Burası da müze konumunda olduğu için bilet almak lazım ve tabii fotoğraf makinesi için de ayrı bir ödeme yapmak. Burada da yeni yapılmış resmi bir törenin izleri var. Bayraklar, süslü bir platform.
Tabii ki buraya gelene kadar törenlerin ne için olduğunu öğrendim. Meğerse devlet başkanının iktidardaki yirmi ikinci yılını kutluyorlarmış. Ülkenin önde gelen bütün şirketleri, hatta resmi kurumları başkanın aynı fotoğraflarıyla gazetelere sayfalarca ilan vermişler, kutlamak için. Başkan babamız çok demokratik. Sözümona yapılan seçimlerde nedense yıllardır hep o ya da onun yandaşları kazanıyor. Gazetelere sansür diye birşeyden sözetmek mümkün değil, çünkü hepsi hükümete bir tarafından bağlı. Çok konuşanların başına da mutlaka birşeyler geliyor..Kendisi bir aziz, karısı da bir azize. Ülkede on beş günde bir yayınlanan bir de ingilizce gazete var. Bir makalede eşinin erdemlerinden, ailesinin ona verdiği mükemmel eğitimden sözediyordu. Kadın başkanın ikinci karısı ve aslen bir kuaför!!Nasıl süper bir eğitim almışsa artık...
(Yanlış anlamayın kuaför arkadaşlar..Ne demek istediğimi siz de çok iyi anladınız bence)
Tamam, bir daha Tunus'a girememeyi garantiledim bu laflarımla!!
Gezmeye devam edelim bari. Bütün o süslere rağmen ribata bayıldım. Hele ki her tarafı tepeden gören kulesine. Buraya çıkarken tek sorun merdivenlerin çok dar ve dik olması. Kesinlikle yaşlılara göre değil. Siz iner ya da çıkarken karşı yönden biri gelirse vay halinize. Sıkışıp kalmak işten değil. Ama dediğim gibi manzara buna kesinlikle değer.
Buradan da çıkınca başka bir ev-müzeye doğru ufak bir tırmanış yaptık. Adı Dar Essid. Yine içinde Orijinal mobilyalarıyla iyi korunmuş bir Tunus evi. Ama diğerinin ihtişamı yok bunda. Benim ilgimi alakasız kulesi ve hizmetkarlar bölümünden ev sahibinin hemen yatağının üstüne açılan pencere daha çok çekti. Röntgencilik için mükemmel..
Bu arada burası da bedava değil. Giriş için iki euro ya da üç bin dinar, fotoğraf için de bin dinar daha ödemek gerekli.
Biraz terasında otururken iyice karnımız acıktı ve merkeze doğru indik. Ne yiyeceğimize karar vermemiz epey zaman aldı ve en sonunda Caracas'a gittik. Tunus işi, pizza, makarna, herşey var burada. Sadece içki yok, bir de sigara içecek açık hava yeri. Yine de o açlıkla dünyanın yemeğini ısmarladık ve her zamanki gibi ben kendiminkini bitiremedim. Bu sefer Ersoy da yardım edemedi, o da kendininkini zor bitirdi zaten. Bu yemekten önce ekmek, zeytinyağı ve acı biber sosu ikramı fena şişiriyor insanı.


Gelen hesap ise inanılmaz derecede normaldi...Bir ton balıklı, bir karbonara spagetti, yine ton balıklı Tunus salatası ve bir litre içecek sadece on dört bin dinar tuttu.
Bu arada porsiyoncuklardan bahsetmiyorum. Diyorum ya, ben bitiremedim bile..
Benim bu bitiremediğim yemekten kalktığımızda saatin sadece bir buçuk olduğunu farkettik. Sousse'da nasıl zaman yetecek derken, herşeyi görmemiz, arada bir de yemek yememiz, hem de koşturmadan, rahat rahat, sadece üç saat sürmüştü. Bari kalkıp sahile gidelim dedik, o da zaten beş dakikalık yol. Denizi gördüğümde neredeyse ağlayacaktım. Bembeyaz, incecik bir kum, sakin, besberrak bir deniz..Girilesi yani..Ama mayolar otelde, bense gidip almak, üstümü değiştirmek için fazlasıyla tembelim. Deniz kenarında bir otelde kalmak varmış. Tamam çok daha pahalı ama bu denize girmek için değer. Pahalı derken de yine sırtçantalı bütçesine göre pahalı. Girişte yüz liraya yakın bir miktar istiyorlar ama sezon dışında buralar neredeyse bomboş, pazarlık yapılırsa eminim fiyat epey düşer.



Ağzım sulanarak denize giren birkaç kişiye baka baka oturduk sahilde. Oradan meydana geri dönüp, tam meydana bakan bir barda birkaç bira içip, etrafı seyredip, otele döndük. Ufak bir siestadan sonra tekrar dışarı çıkıp, sahile gittik. Sezon dışı olduğu için hemen hemen kimse yok buralarda. Arada yan taraftaki barlardan bağrışlar geliyor, bu ara Afrika kupası oynanıyormuş da. Bir de sözümona turistik yer ama hala barlarda bir tek kadın göremedim. Onun yerine bizim gibi sahilde bir taraftan yürüyüp, bir taraftan millete laf atıp müşteri bulmaya çalışan iki gay genç vardı. Zaten Tunus, Avrupalı gaylerin ideal turizm beldesiymiş...Burası da özellikle Avrupalı sex turiziminden en çok pay alan ülkelerden biriymiş dünyada. Hem yakın, hem ucuz..
Dünyanın değişik yerlerini görüp, hemen her yerde bununla karşılaşmaktan midem bulanmaya başladı..
Gece olunca hava iyice soğudu, rüzgar da iyice arttı. Maç bittikten sonraysa her yer kapatmaya, millet evine dönmeye başlayınca ortalık iyice ıssızlaştı. Gündüz gittiğimiz barda yine hiç kadın olmamasına rağmen dışarda biraz daha oturup, otele gittik. Sabah yolculuk önce El Jem, oradan bakalım nereye???


Tunus'ta bira

13 Kasım 2009 Cuma

TUNUS- Başkentte son gün


Bugünü benim özel isteğim üzerine merkezde geçirmeye karar verdik. Aslında Ersoy başka bir yerlere gitmek istiyordu ama hep dediğim gibi, ben koşturmayı sevmiyorum. Müze gezmektense medinayı, pazarları gezmeyi tercih ederim.
Dün gece duş yapamadık. Hava buz gibi ama odadaki banyoda suyu ılıştırmayı bir türlü beceremedik. Sıcak su var ama soğuk gelmiyor. Bir yanlışlık olmalı diye düşündük. Dünyanın her yerinde otellerdeki en büyük sorun sıcak sudur, asla soğuk değil. Üstelik bu sefer kararlıyım, hayatta duş yapmadan çıkmam. Madem asıl zor olan, sıcak su var, soğuk da mutlaka olmalı benim mantığıma göre. İşte yanıldığım nokta o. Soğuk su falan yok. Otelin o karmakarışık su sisteminde bizim kata soğuk su gelmiyor. Oysa kaynar su gürül gürül akmakta. Ersoy aşağı inip çıkıyor, yapacağız, yaptık diyorlar ama bir değişiklik yok. Ben de inadım ya, doldurup kovayı bekliyorum biraz soğusun diye. Hayatta kaynar suyla yıkanamam ki. Maşrapa olsun diye de büyük su şişelerinden birini kesip bekliyorum. Ersoy'a en sonunda odayı değiştirelim demişler ama bizimki diğerlerini kontrol ettikten sonra bu odada kalmamızın daha hayırlı olacağını söyledi. Bizim iyi oda bu haldeyse, diğerlerinin halini düşünmek bile istemem. Zaten aralık kapılardan gördüklerimden hiç hoşlanmamıştım.
Şimdi demeyin nereden çıktı bu kadar kapris diye..Buraya az para vermiyoruz. Bir de son yıllarda çok uçuk ucuz fiyatlara kalmaya alıştıktan sonra burası pahalı geliyor..Ve odalar gerçekten çok kötü. İçerisi buz gibi, üstüne üstlük de sivrisinek dolu. Benim evde unuttuğumun yerine hemen sivrisinek ilacı aldık dün ama odada en az elli tane vardı. İlaca da bayağı alışkınlar arkadaşlar..Yani koşullar pek iyi değil ama en azından sıcak su var:))
Kova- maşrapa olayı işe yaradı. Canavar gibi duşumu yaptım, Ersoy'a bile bir sürü su kaldı. Çıkıp biraz dolanıp, turizm ofisine uğrayıp harita aldık, kahvelerimizi içip, kahvaltımızı yapıp başladık çarşı pazar gezmeye. Öyle dolanırken de Türk Caddesi'ni, Kamel Ataturk Caddesi'ni ve “Ö” ile yazılan dönerciyi bulduk.


İlk önce benim en çok merak ettiğim yer olan yiyecek pazarına gittik. Bir şehirde gezmeyi en çok sevdiğim yerlerin başında bu pazarlar gelir. Bu adamlar ne yer, ne içer, kaç paraya alırlar? Bence o yerin insanını anlamanın en iyi yollarından biridir. Yiyecekler o ülke hakkında çok şey anlatırlar insana.
Pazar yeri çok büyük değil ama gayet düzenli. Bir tarafta meyve-sebze, biraz ilerde ayrı ayrı bölümlerde et- tavuk ve balık, en sonda da peynir ve hamurişi satıcıları. Ben havuçlarına bayıldım, tam çizgi film havuçları. Aklıma hemen Bugs Bunny geldi. Sivri uçlular ve tepelerindeki yeşillikleri kesilmemiş. Mandalinalarıysa ayrı güzel. İnce kabuklu, çok ender çekirdekli ama o kadar tatlılar ki. Zaten Tunus'ta bir haftada yediğim mandalinayı burada bir yılda yemem ben.
Bir de kocaman zeytin tezgahları. Bir santimlik minyatür zeytinlerden tutun da (sanırım aşısızlar), kalamatalara kadar her renk ve boy zeytin var. Kiloyla satılıyor ve en pahalısının kilosu 4,5-5 lira. Adamlar zaten zeytin ve zeytinyağı üretiminde dünyada ikinci sıradalar. Yine de yağının fiyatı o kadar da ucuz değil. Bizdekine yakın gidiyor nedense. Bazı zeytinleri çok güzelken bazılarının kokusu o kadar güçlü ki, zeytinyağını çok seven ben bile dayanamadım kokuya.
Balık satılan neredeyse pazarın yarısını kaplıyor. Kalamarlar ve karidesler gerçekten çok ucuz ama balık açısından çok fazla çeşit yok. Sanırım çupralar da çiftlik balığıydı.Yapabilsem oradan şöyle bir beş kilo kalamar, bir o kadar da bebek ahtapot almak isterdim. Dosdoğru ızgaraya..Off ya..
Peynir tarafındaysa bir sürü mozarella var. Süpermarkette edam gibi bir sürü çeşit var ama burada anladığım kadarıyla kendi ürettiklerini satıyorlar. Hoş, o yabancı peynirler de burada üretiliyor. Fransızların başka bir mirası işte. Bana uzattıkları her peyniri tattım ama beyaz peynirleri pek yavan geldi doğrusu. Zaten bana peynir beğendirmek zordur, Edirneliyiz malum..
Yürüye yürüye medineye geldik. Medine aslında çarşı demek, hacca falan gitmedik yani. Bizdeki arastalar, kapalıçarşıların oradaki adı da medine işte. Girişteki ve girişe yakın dükkanların hemen hepsi turistik yerler ama içerilere doğru gittikçe sokaklar tamamen değişiyor. Ufacık, labirent gibi sokaklar içiçe geçmiş. Tam kaybolduk derken bakıyoruz kuyumcular tarafına çıkmışız. Sonra neredeyiz diye tekrar etrafa bakınırken, hükümet konağına çıkmış buluyoruz kendimizi. Arada başını camdan çıkarmış bir teyzeyle muhabbet etmeye bile çalıştık ama o arapça, biz başka, anlaşamadık işte. Tek anladığımız bizim türk olduğumuzu öğrenince çok sevinip bizi evine davet ettiği ve teyzenin dedelerinin osmanlı olduğu.
Bu Tunus'ta türk olmak ayrı bir olaymış. Tunus'ta, El Kef'te türk olmak neredeyse soylu olmakla bir tutulurken, daha güneyde kimsenin umrunda değil, hatta çok hoşlandıklarını bile sanmıyorum. Türk olduğumu söylesem mi, söylemesem mi diye bocaladığım çok oldu. Önyargılardan hoşlanmasam da başkalarının öyle olmasını engelleyemiyorum ne yazık ki..
Dolaşalım derken bir sokaklara girdik ki, ben bile yolumu, yönümü tamamen kaybettim. Oysa dağda ormanda kaybolmayı hiç beceremedim yıllar boyunca. Bir ara Mahmutpaşa gibi sokaklardan geçti, sadece kadın giysileri satılıyordu ve tıklım tıklımdı. Sonra da erkek eşyalarının satıldığı tarafı yürüdük. Sürpriz!! Burada nedense hiç kalabalık yoktu..
Sonunda yürüye yürüye bir baktık tekrar meydana gelmişiz..Bir kahve, otele gir, çık, yemek ye derken gece olmuş bile..
Sabah erkenden Sousse'ya doğru yola çıkıyoruz.

12 Kasım 2009 Perşembe

TUNUS-Devam

Gece tam anlamıyla donduk. Battaniye falan fayda etmedi. Epeydir bu kadar üşümemiştim, işin komik tarafı üstten değil, alttan üşümekti. Sanki betonda yatar gibi. Ersoy zaten fırladı, başka yer bulalım diye. O benden beter üşümüş gece. Ben hala iyi niyetli, sen çık ara, ben duş yapayım dedim. Yok ya, o kadar kolay değil. Azıcık suyu açtım, işin doğrusu sıcak suyu beklemedim bile, kapattım. Hani pis kalmak daha kolay geldi o an..Zaten hava buz, bekle, çantayı aç, falan filan..Üşendim.Ersoy nasılsa bir yer bulur..
Sağ üstteki bayrak sarkan açık pencere bizim odanın..

Pencereden meydan manzarası. Görülen duvar medinenin ana giriş kapısından kalan..

Hanımlar, tuvaletleri hiç sormayın. İlla oturmanız gerekiyorsa ya da azıcık titizseniz buraya gelmeyin bile. Ben?? Alışkanlık......
Ersoy biraz sonra döndü, başka bir yer bulmuş. Çantaları yüklenip, gittik. Bu sefer otelin adı Transatlantik. Ama öyle dev gibi bir şey beklemeyin. Kocaman, yüksek tavanlı bir oda. Küveti ve bidesi bile var. Ama en iyi zamanları geçeli en az elli yıl olmuş. Odadaki tek modern şey bazı fransız kanallarını bile çeken bir televizyon. Koridorlar, merdivenler güzelim çinilerle dolu. Ama dediğim gibi, elli yıl öncenin en lüks, en hoş yerlerinden biri olsa da o kadar bakımsız ki. İnsan o kadar güzel bir binanın bugünkü halini görünce üzülüyor bile. Akşam yatakta epey düşündüm, kimler gelip geçmiştir buralardan diye. Otelin o zamanki zerafetini, duruşunu..Şimdi onlardan ufacık bir iz bile yakalayabilmek için epey dikkatli bakmak gerekiyor.
Olsun, yaşanmışlıkları hissetmek yaşanamamışlıkları görmekten yeğdir.............
Bugün için program çok dolu ( Ben programlardan nefret ederim ama ah Bardo)). Bardo müzesi gezilecek, kesinlikle gezilecek hem de. Dünyanın bir numaralı mozaik müzesi- imiş. Bazıları bizdeki Antakya Müzesi'yle karşılaştırıyor. Sonra Kartaca harabeleri, fotojenik, kapı fotoğrafları köyü Sidi Bou Said var.
Burada metro dedikleri, gördüğüm kadarıyla çok iyi işleyen bir tramvay sistemi var ama taksi de çok ucuz. Biz de bir taksiciye taksimetresinin olup olmadığını sorup biniyoruz.
Buranın taksicilerinin bir kısmı çok dürüst, bir kısmı da harami. En azından tarife 1'de (gündüz) taksimetre açtırmak lazım..Bizi olmayacak yerde kazıklamaya çalışan da oldu, çok dürüst olan da. Her cinsi var anlayacağınız..
Bizim ilk bindiğimiz taksici de şansımıza dürüst adam. Müze yakın değil ama bir sorun var: yollar kapalı..Bir caddeyi kapalı görünce dolaşıyoruz, öbür taraf da kapalı, her yer polis dolu. Bir yerlerde yine bir tören var. En sonunda inelim, belki yürüyerek gideriz diyoruz ama meğer başkan buralardaymış. Oradan dolan, burada dolan derken dağılan kortejlerden törenin bittiğini anlıyoruz, sora sora müze girişini buluyoruz. Başka bekleyenler de var ama müzede kalan büyükbaşların çıkmasını bekliyoruz. Kilometrelerce yol yürüdük sırf bu müzeyi görmek için, umarım değer..
Beklerken tam müze kapısının karşısındaki bir kahvehaneye oturduk. Gazoz isterken ben garsona içtiği sigaranın Tunus sigarası olup olmadığını sordum. Buranınmış. Hesabı isterken bana bir paket Tunus sigarası getirdi. Anlayamadım, hesap o kadar az ki, sigaraya para kalmıyor. Sonradan sigaranın gerçek fiyatını öğrendiğimde farkettim, meğer hediye getirmiş, yabancı hatun merak ediyor diye. İşte Tunus böyle bir yer, bir yandan kazıklayanlar, bir yandan de hediye edenler:))
BARDO MÜZESİ
İçeri girerken bilet alabilmek için gişenin açılmasını bekledik. O sırada tuvalete gittim. Tertemiz ve bedava. Bizim bazı ören yerlerimizin bundan öğreneceği şeyler olmalı. ( BERGAMA örneğin)

Tek kelimeyle muhteşem. Hayatımda-ki ben çok müze gezerim- hiç böyle zengin bir koleksiyon, bu kadar ince işçilikli, iyi korunmuş, sağlam mozaikler görmemiştim. Daha önce ününü duymama rağmen gözlerime inanamadım. Hala anlatacak kelime bulamıyorum. Mozaik tamamen ayrı bir sanat, yapımı çok emek istiyor. Bakmak kolay ama nasıl yaptıklarını düşünemiyorum bile. Hele bir de bir köşeye atılmış gibi duran güzelim heykeller. Neye sahip olduklarının farkındadırlar diye umuyorum sadece..Antakya Müzesi??? Kusura bakmayın, şu anda kıyaslanamaz bence. Aslında son yıllardaki kazılarda birçok yeni mozaik çıktı ama koyacak yerleri yok hala..
Gitmeye değer mi derseniz: Gece önünde bile uyumaya değer bana göre..Ben mozaikleri çok severim, sonuçta renkler ve zevkler tartışılmaz. Sadece bu müzeyi görmek için binlerce turist her sene Tunus'a geliyor diyeyim ve kapatayım bu konuyu.
Sırada Kartaca var. Müze ve bütün kalıntılar için tek bir bilet alınıyor. Toplamda gezilebilecek onbir yer var ama bilet sekiz yer için geçerli. Zaten bazılarının arasındaki mesafe epey fazla olduğu için bir günde gezmek zor. Tabii sabahın köründe kalkıp bütün gün yürümeyi göze alanlar için. Ya da tembeller taksiyle yapabilir bunu.
Her girişte bekçiler oraya ait olan yere bir imza atıyor. Kartaca müzesinin yeri ve manzarası çok güzel ama asıl kalıntılar aşağıda dağınık halde bulunuyor. İşin doğrusu müzede manzara dışında pek bir şey yok. Hele ki Bardo Müzesi'nden sonra tam bir hayalkırıklığı. Yanında uzaktan harika gözüken ama artık kullanılmayan bir katedral var. St Louis Katedrali, Kral 9. Louis için yapılmış,
diğer bir adı da Acropolium. Sadece arada sırada konserler için kullanılıyor. Ve de bugün Tunus'ta kullanılır durumda olan tek Roma Katolik kilisesi, şehir merkezinde bulunan St. Vincent de Paul Katedrali. Hazır şehir merkezindeyken bir bakayım derseniz aklınızda bulunsun, sadece ayinler için açılıyor. Yani öyle müze gibi canının istediği saatte girip çıkmak yok. Aynı şey camiler için de geçerli. Sadece namaz vakti açıklar..
Katedral-müze'yi üç liraya gezmek mümkün ama tahmin edeceğiniz üzere ben merak edip de girmedim. İşin ilginç tarafı bu sefer Ersoy'un da girmemesiydi..Ha ha!! En sonunda birşeyden bıktı.
Asıl kalıntıların bulunduğu deniz kenarına yakın bölge başkanlık sarayının tam yanında kalıyor ve şehrin en zengin mahallesi. Müzeden oraya yürümek yaklaşık 15-20 dakika alıyor ve yokuş aşağı, çok keyifli bir yol. Yürümek için tekrar ana yola dönmeye de gerek yok. Hemen katedralin arka tarafından bir yol sahile doğru iniyor. Biz pek benzetemedik ama bir rehber arkadaşa sorunca o tarif etti..
Ana yola geldikten sonra tabelaları izleyerek yolu bulmak çok kolay. Tepeden iner inmez lüks villalarla dolu bir mahallede bulduk kendimizi. Bazıları o kadar güzeldi ki, ben bakakalınca Ersoy beni birkaç kere çağırmak zorunda kaldı.
Dediğim gibi gezecek çok yer var ama biz dosdoğru Antonin Hamamı'na doğru yola çıktık. Gün batımında Sidi Bou Said'de olmak istediğimiz için çok vaktimiz yoktu. Aslında hamam denilen yer epeyce büyük ve hamam kompleksinden başka birçok bina daha var. Bu hamam, Roma'dakinden sonra antik dünyanın en büyük, en iyi korunmuş hamamıymış.Gerçekten de büyüklüğüne hayran kalmamak mümkün değil. Ve tam deniz kıyısındaki korumuna göre çok iyi korunmuş.
Sol taraftaki beyaz duvarlar başkanlık sarayına ait..Önde hamam..
Hamam diyorum ama sadece bildiğimiz anlamda bir hamam değil, deniz suyu terapisi için de kullanılmış, yani aynı zamanda bir deniz hamamı. Çok sonraları denizin aşındırıcı etkisinden korumak için bir duvar yapılmış. Şu anda da denizi hamamdan ayıran tek şey o duvar.
Hamamın hemen hemen tamamı gezilebiliyor. Hemen hemen diyorum çünkü başkanlık sarayı hemen kalıntıların yanında olduğu için bir yerden sonra ilerlemek, hatta kalıntıların herhangi bir yerinden objektifi o tarafa çevirip fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Ortalık asker kaynıyor ve turistlere karşı oldukça sert olabildiklerini çok yerde okudum. Zaten çekmeye gerek de yok, Sidi Bou Said'in tepesinden başkanlık sarayı arazisi ve limanının manzarası çok daha güzel!!!
Fotoğraf demişken aklıma geldi, hemen her yerde fotoğraf çekebilmek için bin dinar yani bir lira kadar para ödeyip, bilet almak lazım. Ama iki kişiye tek bilet yetiyor.İlk aldığımız yerde benim aşırı dürüstlüğüm yüzünden iki bilet aldığımızda adamlar bana garip garip bakmışlardı. Daha sonra biz de usule uyup, tek bilet almaya başladık.
Sidi Bou Said'e güneş batmadan varmak istediğimiz için ana yola kadar çıkıp bir taksiye atladık, benim daha ne yürüyecek, ne de yokuş tırmanacak halim kalmadı.. Ersoy orada fotoğraf çekmek istiyor ve hava da ufaktan bulutlanmaya başladı bile zaten. Sağolsun taksici de aşağıda bırakmak yerine tepeye kadar çıkardı bizi. Üstelik adamcağız dürüst çıktı, bir dinar bile tutmadı o kadar yol.
Burası Tunus'un en turistik yerlerinden biri. Bir sürü yabancı, dükkanlar, rehberlerinin arkasında gruplar. Manzara çok tanıdık, ama rehberlerin ellerindeki Costa tabelalarını görünce bir an kendimi çok kötü hissettim nedense. Bilmeyenlere: Costa bir cruise şirketinin adı ve bir sürü gemileri var. O gemilerden biri bile limanda olsa, İstanbul veya Efes'te tur yapmak neredeyse imkansız hale gelir kalabalıktan..Ben gemi gruplarını görüp zaten daralmışım, bir de satıcılar çıkıyor her adımda karşımıza. Nerelisiniz diye başlayıp muhabbet açmaya, mal satmaya uğraşıyorlar. Bir tanesi İspanyol, İtalyan deyip tutturamayınca bana Slovenyalımısın diye sorunca öyle bir bakış atmışım ki, adam satıştan falan vazgeçip kaçtı içeri....Ne yapayım, fena daraltıyorlar beni..
Sidi Bou Said'de yapacak fazla Bir şey yok. Manzara gerçekten çok güzel, evlerse harika ve çok bakımlılar. Aynı bizdeki gibi çoğunu yabancılar alıyormuş zaten. Köy aslında 13.yüzyılda burada yaşamış olan aynı adlı sufi dervişinin mezarı ve cami çevresine kurulmuş. Ta 1915'ten beri koruma altında.
Öyle olunca çoğu insan buraya manzara, ev ve ünlü Tunus kapıları fotoğrafı çekmeye geliyor. Şimdi düşününce aklıma kapılar ve çöl geliyor en çok zaten. Buraya gelip de kapı fotoğrafı çekmemek imkansız bence. O kadar güzeller ki. Bir zaman sonra hepsi birbirinin aynı gibi gelse de, değiller. Zaten ustalar çivilerle yaptıkları motiflerin her evde farklı olmasına özellikle uğraşırlarmış. Tabii, farklılıklar olsa da kullanılan semboller ve renk çoğunlukla aynı. Kapıların çoğu mutluluk, zenginlik ve iyi şans için gök mavisine boyanmış. Ama arada sarı ya da doğal renginde bırakılmış olanlar da var. Sarı, güneşin sarısını ifade ediyor. Kapılar ne kadar süslü olursa olsun, onlara bakarak evin ne kadar zengin olduğunu söylemek mümkün değil. Bazılarında kapı tokmağı olarak Fatma'nın Eli kullanılmış. Kuzey Afrika'nın birçok yerinde bu el sembolü aynı bizim mavi boncuklarımız gibi koruyucu görevi görüyor.

Kapıların hemen her kültürde önemli bir yeri olsa da Tunusluların hayatında sanki daha başka bir anlamı var. Kötü şans getiren bir kapısı olan evlerin terkedildiğini bile duydum. Bunun hayat tarzlarıyla çok büyük ilgisi var. Geleneksel ev yapısı dışarı tamamen kapalı, evler yüksek duvarların arkasında saklı ve tek giriş de ana kapı. Sokakla hiçbir bağlantısı olmayan evler bunlar. Kadınlar ne kadar modern gözükse de hala çoğu yerde o kapıların arkasında yaşıyorlar. İçerde havuzlu, güzel avluları var. Odalar, mutfak, vs.. bunun etrafına dizilmiş. Tozeur medinesinde inşaatı süren bir evin kapısından içeri bakmıştım da hayranlıktan ağzım açık kalmıştı. Suratımın hali çalışan işçileri bile eğlendirmiş olacak ki, gülerek beni içeri davet etmişlerdi.
Burada bir de Dar El Annari adında bir müze-eve gittik. Hemen yol üstünde zaten. Ben başta çok sıcak bakmasam da şu anda Tunus'ta gördüğüm en güzel şeylerden biri olduğunu düşünüyorum. Girişi 3.500 dinar ve bileti alırken elinize bir de bir sayfalık, ev hakkında bilgi veren bir kağıt veriyorlar. Çıkışta geri bırakıyorsunuz. Ama işin hoş tarafı bize verdiklerinin türkçe olmasıydı. Buraya ne kadar çok türk geldiği hemen anlaşılıyor.
Burası mobilyalarıyla, çinileriyle çok güzel korunmuş bir Tunus evi. Evin herşeyine, dekorasyondaki detaylarına, çalışma odasının dedemin odasını hatırlatan kokusuna, çatıdan manzarasına bayıldım. Burası benim hayal evim olabilirdi, ah bir de deniz kenarında olsaydı.

Çatıdan gün batımı manzaraları..

Girişe verilen paranın her kuruşuna değer.
Her neyse, Sidi Bou Said böyle bir yer işte. Güzel, pahalı ve fazlasıyla turistik ama bir gidip görmeye kesinlikle değer. Dönüşte taksiye otoparktan binince gemi yolcularına tur yapan bir taksiciye düştük ve de kazıklandık. Dönüş yolunu azıcık uzattı galiba, onyedi dinar ödedik. Olsun dedik, arada sırada kazıklanmazsak turist olduğumuzu nereden anlayacağız:)))
Tunus'un da turist kazıklamakta diğer yerlerden bir farkı yok hatta gelen yaşlı, orta yaşlı salak turist tipleri yüzünden epey de alışkanlık kazanmışlar. O akşam hemen Cafe de Paris'in yanındaki Brasserie du Cafe de Paris'te akşam yemeği yedik. (Bu arada isimlere hiç takılmayın, burayı Champs Elysee sanıyorlar dedim ya..) İki pizza ve iki bira aldık. Pizzalar boy boy, biz özellikle küçük boy istedik. Yemekler iyiydi, pizzalar kocamandı, bizdeki orta boy gibi, yanlış mı getirdiler diye bile düşündük. Yine de afiyetle yedik. Hesabı istediğimizde garson otuzsekiz dinar dedi. Yok devenin nalı! Ben gayet hatırlıyorum menüdeki fiyatları. O kadar para ödemek için en büyük boyun deniz ürünlüsünü falan yemek lazım. Hatta o bile yetmez. Çocuğa sordum, bu en büyük boy mu diye..Yok dedi, ufağı bu. Ben parayı hazırladım, tam ödeyeceğim, aklıma geldi, bu adam bize fiş, adisyon falan getirmedi. Hık mık dedi ama adisyonu getirdi en sonunda. O zaman çözüldü iş. Meğer bizim hesap onsekiz dinar tutuyormuş. Bu ne diye sorunca, benim ingilizcem kötü gibi bahaneler ileri sürdü. Yok valla, o kadarını yemeyiz. Sipariş alırken gayet iyi olan ingilizcen iş hesaba gelince mi bozuldu? Bahşişi de katıp yirmi verdim, bu sefer utanmazca bana bahşiş beş dinar demez mi? Dayanamadım güldüm artık, yeter o kadar sana deyip kalktık. Dikkat etmesek, yaşlı, yorgun ya da sarhoş olsak bizden iki katı hesabı alıp bir güzel yarısını cebine atacaktı uyanık. Burası tek yer değil bunu yapmaya çalıştıkları. Genel olarak dikkatli olmak lazım.
Kullandıkları bir diğer kazıklama tekniği de kahvede yapılıyor. Capuccino isterseniz fiyat dört dinara, hatta daha fazlasına çıkarken, capucin ise sadece 0.70 dinar. Ucuz kahve olduğuna uyanmış turistler için bazı yerlerde nedense kahve makinası bozulmuş, zavallıların sadece La Vazza marka makineleri çalışıyor. Burada mesele para harcamaktan kaçmak değil, tabii ki bizde daha pahalı. Ama adamların ucuz, güzelim kahveleri varken niye İtalyan markaları para kazansın?

11 Kasım 2009 Çarşamba

TUNUS, ÖNCESİ VE SONRASIYLA..



Başlık pek şiirsel oldu ama ben Tunus'un değil, benim Tunus yolculuğumun öncesi ve sonrasını anlatacağım bu sefer..Bu sene nasıl geçti anlamadım. Daha dün Goa'da gece denizde yolumu kaybederken bir anda çölde yıldız seyrederken, güney haçını ararken buldum kendimi. Arası nasıl uçtu gitti, hiçbir fikrim yok. Ama neler yaptığımı bana en iyi anlatan rüyalarım. Hala geceleri kayıp bavullar ve laf dinlemeyen gruplarla boğuşmaya devam ettiğime göre epey zor bir yıl olmuş. Bu sene çok sıkı çalıştım, yazmak istedim, onu bile yapamadım. Daha doğrusu yazdım da yayınlayamadım (Yanlış anlama olmasın, ben “yayınlamak” kelimesini internette yayınlamak anlamında kullanıyorum. Hernekadar milyonlarca hayranım benden kitap beklese de vakti değil).Daha önce de dediğim gibi, madem gezemedim, ben de gezenlerin yazdığı kitapları yazdım. Yavaş yavaş yayınlayacağım. Hepsi bir arada çok sıkıcı olur:))
Bu aralar programım yine çok dolu. Merak edenler var, hemen söyleyeyim: Aslen Hacettepe mezunu bir dilbilimci olup, şu anda freelance ispanyolca-ingilizce rehberlik yapmaktayım. Eskiden arada yurtdışına da grup götürürdüm ama artık yapmıyorum. Sebepleri bende saklı kalsın..Hatta genelde sadece İspanyolca çalışıyorum. Bütün sezon deli gibi çalıştıktan sonra da kendimi vuruyorum dağlara, bayırlara, başka kıtalara. Gezmemin de rehberlikle alakası yok. Eski bir izci, dağcı ve fena halde otostopçuyum. İlk otostoplarım 13-14 yaşında otobüse paramız yetmediği için kamplara giderken kamyonlara yaparak başladı. Ve tabii ki ailelere yalan söyleyerek..O zaman Ankara'da bit pazarından uyku tulumu bile alamazdık ki. Kaç kere diz boyu karda sabaha kadar titrediğimi çok iyi bilirim. O yüzden beni gezdiren rehberlik olmadı, tam aksine gezdiğim için rehber oldum ya..Vagabond haklısın, ama ben zaten gittiğimde duruyorum ya..Nerede kendini daha iyi dinlersin, Nepal'in bir köyünde akşam sekizde elektriksiz, mum ışığında tek başına kalınca mı, evde televizyon karşısında mı? Ya da elli iki saatlik bir otobüs yolculuğu, yalnız??Buradaki hayat televizyon dizilerine benziyor. Bir kez seyret, aylarca uzak kal, bir daha seyret. Emin ol, ufak yeğenlerimin büyümesi dışında hayatta hiçbirşey kaçmıyor. Ben burada olsam da olmasam da hayat devam ediyor. Nasıl uzattım ama yine..Yazmayı da özlemişim gönlümce. Şöyle sessiz, rahatsız edilmeden bir köşede...
Tamam, şimdi size bu Tunus hikayesi nereden çıktı onu anlatayım. Bir kere hiçbir şekilde benim önümüzdeki beş yıllık planımda-ki öyle bir şey de yok zaten- olmayan bir yerdi. Tunus'ta ne yapar insan? Deniz, güneş, plajlar..Ünlü Hamamet..Son birkaç yıldır dünyanın her tarafında türlü egzotik yerde deniz keyfi yaptım ama bir yere sadece deniz için gideceksem, kalkıp Kaş'a, Olympos'a giderim. Ne işim var başka memlekette??( Aslında Goa'ya veya Koh Tao'ya sadece keyif için gidebilirim tekrar:)))Neyse, benim demek istediğim öyle beş yıldızlı yerlerde tıkılmak hiç bana göre değil.Zaten bu ara gezme işi de sırf benim THY'den yıl sonunda geçerliliğini yitirecek onbeş bin milim olmasıydı. Yazık o kadar mile, mutlaka bir yere gidilir diye düşündüm. Fas dedim, biletlere bakarken Ersoy'dan “Tunus'a gidelim, orada çok Roma, Kartaca, Fenike kalıntısı var” diye bir fikir çıkınca ben de tamam dedim. Sonuçta tatlısu rehberi değiliz, hala kazıları takip eden tiplerdeniz ikimiz de. Tabii bedava bilet için çok geç kaldığımı anlamam uzun sürmedi. En yakın gidiş biletini 21 Kasım'a alabiliyorum ama bayramda eski arkadaşlarımla eski usul donmaca kafa kampına gitmeye kararlıyım. Hemen arkasından 4-5 günlük bir İspanyol bayramı var, İstanbul'da çalışacağım. Sonra 16 Aralık doğumgünüm, burada kalıp geçen seneki gibi evde parti vermek istiyorum. Sonrası zaten noel, yılbaşı falan. Yani zaman yok. Olanı uydursam da Ersoy'a parayla bilet alınca astarı yüzünden pahalıya geliyor. Öyle böyle derken, neredeyse iki gecem internette bilet aramakla geçti. Fena halde sıkılmışken, Tunis Air'daki promosyona denk geldim. 11 Kasım gidiş, 21 Kasım dönüşle kişi başı vergiler dahil 360 lira. Üstelik vize de yok. Ersoy dışarda, telefon ettim alıyorum diye. Onun pek umurunda değil. İnsanın şahsi seyahat acentası Arzu olunca böyle rahat oluyor işte.. Ne istiyorsan al diyor..Ben de almaya çalışıyorum biletleri, olmuyor. En sonunda ofislerine telefon ettim, meğer sayfada gözükse de internetten bilet alınamıyormuş, sadece rezervasyon yapılıyormuş. Bileti ofisten almak lazım, hem de peşin parayla. Kredi kartı falan kabul etmiyorlarmış..Bakarmısın havayollarına. Neyse, daha kötülerini de gördüm. En azından eve yakın, Ersoy gelirken alıverdi biletleri. Böylece Tunus yolu gözüktü..Anlayacağınız kaza- ya da şans eseri- işte.Kalacağımız topu topu on gece olunca eşya hazırlamak da sanırım yarım saat sürmedi. Ne de olsa alışkanlık..Bütün senemiz bavul hazırlayıp, açmakla geçiyor ne de olsa. Bu arada Tunus'a fideceğimizi duyan bir sürü arkadaşım, orada o kadar zaman ne yapacağımızı sordu. 3-4 gün yeter dedi herkes. Ben bir şey demiyorum, ama az bile geldiğini söylemem lazım. Geri kalanını okuyunca anlarsınız, neden ufacık ülkeye on bir gün yetmiyormuş diye....
11 KASIM
Uçak akşam sekizde, demek altıda alanda olmak lazım, o zaman evden beşte çıkalım diye hesap yaptık ve aynen de uyguladık. Bir de tabii disiplin diz boyu, sanki tura gidiyoruz. Alışkanlık işte. İkimiz de bu tip şeylerde çok dakiğiz, ben buna profesyonel deformasyon diyorum..Aslında havaalanına erken gitmeyi severim. Oturup dünyanın her tarafından insanları seyretmek vakit geçirmenin en eğlenceli yollarından biridir. Ben bir de son birkaçyıldır uçmaktan pek hoşlanmadığım için bir-iki biramı içerim arada. Tek sinir olduğum şey şu aptal sigara yasağı. Ayırın kardeşim içenlerle içmeyenlerin alanlarını. Bana bu kadar işkenceye ne hakkınız var? Alkole dokunamıyorlar ya, hınçlarını sigaradan alıyorlar işte..(Bu konuda eleştiri falan kabul etmiyorum, sigarama karışana kızarım..Çok hassasım bu konuda, ona göre!!))Neyse, kredi kartları sağolsun, salonda oturup, birşeyler yiyip içerek bekliyoruz. Bu arada benim her tarafım ağrıyor, Ersoy telaşlanıyor. Eyvah, hatun tam yola çıkarken grip oldu diye. Valla grip mi, değil mi bilemiyorum ama hastalanamam. Tamam, mikrop, virüs her neyse ama ben hasta olmayı kabul edemiyorum. Vücudum da alışmış galiba bu inadıma, bakıyor olmuyor, kovuveriyor mikropları. Sonuçta yıllardır, hele de evden uzakta hiç hastalanmadım. Olan ufak tefek şeyler sadece. Sanırım gerçekten hem vücut direncinin, hem de ruh halinin etkisi çok büyük. Ben sadece hasta olmayı kabul edemiyorum, o kadar..O yüzden de hastalanmıyorum. Bu sene Hindistan dönüşü de aynı şey olmuştu. Aylarca Nepal, Hindistan, o kadar pis yerlerde yedik, yattık, bir şey olmadı, döndüğümüzün ertesi günü nezle olmuştum..( Ya da grip, ben farkı anlamıyorum)En sonunda uçağa biniyoruz ama o kadar rahatsız ki. Tam da Tunus havayollarından beklediğim şey. Koltuk araları tam charter uçakları kadar, benim boy uzun, bacaklar uzun, sığana kadar epey debeleniyorum ama en sonunda nasıl becerdiysem daha uçak kalkmadan uyuya kalıyorum. İyiki de uyumuşum, çünkü meğer kapılar kapandıktan sonra bir saate yakın beklemişiz kalkışa kadar. Bense hiçbirinin farkına varmadan o kadar zaman uyuduğuma göre demek koltuklar o kadar da rahatsız değilmiş. Arada yemek servisinde uyandım sadece. Onda da yemeğimi yiyip, bir ufak beyaz şarap içip tekrar uyudum gitti. İki buçuk saatlik uçuş nasıl bitti anlamadım bile..Bu arada dikkatimi bizimle aynı uçakta olan ailelerin baulları çekti. O kadar kocamanlar ki, ben bile sığarım. Onlar yetmezmiş gibi bir de dünya kadar el bagajları var. Üst taraflara sığdıramayan çok oldu. Anladık alışveriş de ama nasıl yani??Yine de sağolsunlar, paracıklarını bizim esnafa bırakmışlar..Ülke ekonomisine katkı yani:))
Bu arada dikkatimi çekti, uçaktan inen tek sırtçantalılar bizdik. Çıkar çıkmaz da yanımıza bir genç geldi, halinden belli, rehber, yolcularını almaya gelmiş. Türk, adı Cem, üç yıldır orada yaşıyormuş. Tam bir İstiklal delikanlısı, küpeleri, kıyafetleriyle. Daha sonra yol boyu onu çok andık, merak ettik burada nasıl yaşıyor diye..Bize otel bulmaya Habib Burgiba caddesine gitmemizi söyledi, hatta türklerin çok sık kaldığı Excel Otel'i de aradı, yer yokmuş. Zaten geceliği 80 liraymış, biz ucuza alışığız ya, pahalı geldi. Hatta yer olmadığını duyunca rahatladık bile. Ama ilerleyen günlerde ne kadar haklı olduğunu da gördük..Yine de bize o caddeye gitmemizi, Habib Burgiba'nın “Çakma Champ Elysses” (Türkçesi Şanzelize) tek kalınacak yer olduğunu söyledi. Sonuna kadar da haklıymış... Turizm danışmaya gittiğimizde adamlar çok ilgisizdi, bize iki harita verdiler, ama taksiyi de hemen çağırdılar. Aslında dışarda durak var ama burasıyla ilgili o kadar çok şey okuduk ki, gelsin, pazarlık ederiz dedik. Taksici yirmi dinar dedi, biz on. Zaten normalde dört dinar tutuyormuş ama akşam dokuzla sabah beş arası yüzde elli zamlı. Yani normalde 6-7 dinar. Ama olsun, zaten yorgunuz, daha otel arayacağız, on veririz dedik.Havaalanı merkeze çok yakın ama biz geldiğimizde saat on buçuğu geçiyordu. Yekta'ların kaldığı Hotel Medina'ya gittik..Kapı demirlerle kapalı ama seslenince açtı amca. İki kişilik oda yokmuş, banyolu- tuvalet yok- üç kişilik bir odayı aldık. Oda direk meydana bakıyor, bayraklar asılı önünde.Yanımızda su bile olmadığını farkedince, hemen çıktık, bir pizzacıdan hem su aldık, hem de biraz yürüdük. Haritada kocaman gözüken cadde meğer kısacıkmış.Her yer de yavaş yavaş kapatmaya başlamıştı. Bir de her yerde ışıklar, süsler, taklar dolu, işçiler bir kısmını söküyordu. Anlaşılan bu gece buralarda bir kutlama varmış. Ama saat zaten geç, soğuk da iyice başlayınca otele döndük. Yarın anlarız artık..


Ersoy uyumaya hazır..Gerçekten buz gibiydi..