Sayfalar

Chennai etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Chennai etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2009 Salı

TEKRAR CHENNAI - THIRUVANANTHAPURAM - KOVALAM - VARKALA - ALEPPEY

Chennai (Madras) tren istasyonu

Trenden sabah manzaraları..


Kadınlara tacize karşı uyarı..Sadece 1. sınıf trenlerde var nedense..

Cankurtaran????


Ersoy'dan Kovalam sahili..


Domates salatası???

Varkala sahili.


Krişna heryerde.

No comment..Kerala.


Heryerde uyurum diye boşuna söylemiyorum :)))


Ama'nın aşramı. Şu herkesi kucaklayan guru.


Şifalı bitki satıcısı, Aleppey. Yerdekiler aloe vera, diğerleri de yemek için değil, baş ağrısı içinmiş. Çok güldü adam bana, semizotu sanmıştım. Fotoğrafı kontrol ettikten sonra yayınlamama izin verdi :)))

Teknemiz..

Bakın blog yazarkenki ciddiyete.

Bu da kestirirkenki ciddiyetim. Kimbilir neler geçiyor aklımdan..

Öğlen yemeği..

Vazgeçtim, ben muza döneyim..

Pirinç tarlaları..


Nasıl isim ama? İşte buna bayılıyorum. Adını bile söyleyemediğim yerlerde olmak. Bırakın söylemeyi, yazamıyorum bile. Buraya yazarken kitaptan kopya çektim.
Buranın diğer adı çok daha kolay ama bu kadar eğlenceli değil. Trivandrum. Öbür adından sonra çok sıkıcı gelmedi mi size de?
Orası, burası derken Mamallapuram'dan ayrıldık.
Önce Chengalpattu'dan binelim dedik trene ama elimizdeki kitapçığa göre orada sadece iki dakika duruyor ve çok ufak bir istasyon olduğu için yolcu olmazsa durmayabilir de. Ben bizim biletleri Chennai'den binecekmişiz gibi aldım, ana istasyonlardan alındığında yer bulmak daha kolay oluyor, fazla fiyat farkı da yok. Chengalpattu'dan itibaren alsam bekleme listesinde yirminci sıralara kadar düşüyoruz ama Chennai'den itibaren alınca üç ve dört olduk. O kadar ön sıralarda olmamıza rağmen buralar kuzeyden çok farklı, hala binemeyebiliriz trene. Ama yine de tren olmazsa Chennai'den otobüse binme şansımız olur.
Çantaları yüklenip hemen yakındaki otobüs terminaline gittik. Biz vardığımızda saat 12:30'du, meğer Chennai otobüsünü (Numarasını asla unutamam, 118) kaçırmışız. Bir sonraki de saat 2'de kalkıyor. Ne yapalım diye düşünürken bir otobüs hızla daldı durağa. Baktım 118 numara. Görevliye bu mu diye sorarken adam koş dedi. Otobüs aynen girdiği hızla çıkıyor duraktan. Bir taraftan Ersoy'a bağırıyorum, koş bu araba diye, bir taraftan da şöföre. Adamın hiç niyeti yoktu bence durmaya ama herhalde durmasa atlayacağımı sandı ki, iki saniye durakladı. Biz de o arada arabaya atladık. Sağolasın Hindistan'ın geç kalan otobüsleri. İlk defa fena halde işimize yaradı.
Yerleştik koltuklara, tıngır mıngır falan değil, son hız yola koyulduk. Ersoy aslında benim bu otobüslerde bu kadar rahat olmama ufaktan sinir oluyor. Ben bunun yarısı kadar hızlı gitsem, kıyameti kopartıyorsun diyor. Kesinlikle doğru. Ama burada yapacak birşey yok, alışamazsan binmeyeceksin otobüse o kadar. Üstelik benim bu otobüslerde keyfim gerçekten yerinde. Nepal'de, Kuzey Hindistan'da bindiklerimden sonra bunlar bana rahat geliyor. En azından tepemde yirmi kişi daha yok, hatta ve hatta yalnız oturabiliyorum. Camlar da açık, püfür püfür esiyor. İnsanları seyrediyorum, yollar düzgün. Yolda olduğunu daha bir hissediyor insan..
Bir buçuk saat sonra tekrar Chennai otobüs garajındayız. Burası diğer yerlerin garajlarına göre çok düzgün, çok temiz bir yer. Ön ödemeli rikşayla tren garına gidiyoruz. Önce emaneti, arkasından turist ofisini buluyoruz ama bizim biletler hala bekleme listesinde. Bu biletlerin de sorunu bu. Bazen son listeler hazırlanana kadar trende yeri olup olmadığını bilemiyor insan. Süper heyecan.. Beklemekten başka yapacak şey yok. Bu trende aslında turist kotası var ama ayrılan yerler klimasız vagonlarda. Bakalım dedik, yer açılmazsa en son çare oradan bilet alırız artık. Chennai'de kalmayı hiç istemiyor canım. Burada da acayip renkli bir tapınak varmış ama Ersoy bile vazgeçti görmekten.
Ama yine de hazır büyük bir şehir bulmuşken gidip bana bir sandalet alalım dedik. Burada Spencer's Plaza denen bir alışveriş merkezi var. Gara da fazla uzak değil. Epey de büyük, gerçek bir alışveriş merkezi. Her zamanki gibi tek eksiği bir süpermarket. Orada yaşadığı belli olan yabancı bir kıza bile sordum en sonunda. Biraz düşündü ve yok ki dedi. Yok, gerçekten yok. Şu ana kadar süpermarket dediğimde bile ne istediğimi anlayabilen o kadar az insan çıktı ki. Herkes yiyecek alışverişini pazarlardan yapıyor. Benim derdim aslında bir kutu yoğurt bulmak. Ama onu da kendileri yaptıkları için bulmak zor. Chennai'nin lüks kısmında gerçek bir süpermarkete benzeyen bir yer bulmuştum ama burada o kadar zaman geçirince gitmeye vakit kalmadı. Ama inancım tam. Mutlaka bulacağım pakette yoğurt. Bir yerlerde olmalı...Bu arada bana sandalet bulduk, aldık, hatta Ersoy bile bir çift aldı. Artık bırakın botu, aykkabı giymek için bile çok sıcak hava.
Tren garına geri döndüğümüzde bileti tekrar kontrol ettik ve rahat bir nefes aldık. Yerlerimiz konfirme olmuş. Trene gidelim diye peron aranırken bir baktım, bizim bilet Chennai Merkez değil, Chennai Egmore istasyonundan kalkıyor. Aslında güneye giden uzun mesafe trenlerinin hemen hepsi oradan kalkıyor ama atlamışız işte. Bir telaş, gidip çantaları aldık, tekrar rikşacılara döndük. Aslında zamanımız var ama tam konfirme olmuş biletlerimiz varken treni kaçırırsak fena olur doğrusu. Meğer istasyon çok yakınmış. Görevliler bizim vagonu açana kadar içerde elli tur atıp, gazete, dergi, su gibi pek lazım malzemeleri aldım. Trene bindik, hala dünyanın vakti var. Bu arada Ersoy muz istedi ama istasyondaki büfeci kız tanesine beş rupi isteyince gerisin geri döndüm.
Trende bu sefer Ersoy'la yataklarımız altlı üstlü. Ben aslında erkeklerle yolculuk yapmak konusunda hiç huysuz değilimdir, hele ki bu yüksek sınıf trenlerdeki insanların da düzgün olduğunu bilmek çok rahatlatıcı.Düzgün deyince yanlış anlamayın. Burada her yerde asılma, hatta taciz o kadar yaygın ki, bazen insanı bezdiriyor. Ama bu trenlerde en azından kadınlar çok da fazla rahatsız edilmiyorlar. Hatta duvardaki resmi uyarılar arasında kadınların taciz edilmesi ve uygulanacak cezalar hakkında bir uyarı bile var. Ve bütün bunlara rağmen yanımdaki yatakta ben uyurken bana gözlerini dikebilecek birinin olabilmesi ihtimali bile beni gerdi. Tam bunları konuşurken içeri bir karı koca geldi. Biraz gülümseştikten sonra konuşmaya başladık. Meğer adam yıllarca Türk firmalarının Afrika, Arabistan ve Rusya'daki şantiyelerinde çalışmış. Karısı da tatlı bir kadın ama hem utangaç, hem de İngilizce bilmiyor. Gece yarısı gibi ineceklermiş. Olsun dedim, sizi görünce rahatladım dedim. Biz iki hatun, siz iki erkek karşılıklı uyuruz artık. Adamcağız gülmeye başladı:''Biz de tam aynı şeyi düşünüyorduk'' dedi. Meğerse karısı da beni görünce çok rahatlamış.
Bu arada muhabbet ederken ben tanesi beş rupilik muzları anlatmıştım. Hala trenin kalkmasına zaman olunca, ben dışarı çıkıp hem bir sigara içeyim, hem de Ersoy'a muz alayım dedim. Bu sefer tanesi üç rupiye yeşilimsi muzlar aldım. Bunlar hafif ekşimsi ama ben yine de tatlarını çok seviyorum. Sarılar bazen çok tatlı geliyor.
Sigara içen yabancı, uzun boylu kadın olarak tren garının önündeki trafiği de ufaktan karıştırıp trene bir geldim ki, bir torba sapsarı, güzelim muz. Meğer adam o yüzden kalkmış, gitmiş, bize güzelim muzlar almış. Ben de onlara daha sonra yanımdaki tek şeyi ikram ettim, mars çikolata. Pek sevmiyorlar anlaşılan ama karısı yine aynı utangaç tavırla, sırf bizi kırmamak için aldı.
Epey sonra Ersoy itiraf etti. Benim aldığım ham muzlar midesini fena ekşitmiş...
Gece yarısı gibi bizi rahatsız etmemek için ışıkları bile açmadan sessizce toparlanıp, yandaki boş koltuklara geçtiler. Uyanık olduğumuzu farkedince adamla el sıkışıp, vedalaştık. Karısı önden gitmişti ama herhalde kocası uyarınca hemen döndü, benim elimi sıktı, Hintçe birşeyler dedi gülümseyerek. Ersoy'a mı? Yok tabii ki..
Onlar gittikten sonra sabaha doğru başka bir çift geldi, dünyanın ışığı, gürültüsü. Uyku falan kalmadı bende. Ama yine de bir ara uyumuş olmalıyım ki, kalktığımda bizim bölümde Ersoy ve benden başka kimse yoktu.
Bu trenlerde arada sigara içilip içilemediğini hala tam olarak çözemedim. Buralılara sorduğumda, çık araya iç diyorlar. Görevliler de aynı şekilde..Hatta garip bir şekilde bana yardımcı bile oluyorlar, burada kadınların hele de toplum içinde sigara içmesine çok kötü bakıldığı halde. Şu ana kadar kendimden başka sokakta sigara içen kadın görmedim, turist olsalar bile.
Sabah uyandığımızda manzara çok güzeldi. Yemyeşil ormanlar, pirinç tarlaları, hindistancevizi ağaçları. Trenin kapısını açıp, sigaramı yaktım, manzarayı seyretmeye koyuldum. Dışarda hayat yeni yeni başlıyordu. Köyler uyanmış, herkes bir su başında, banyosunu yapanlar, saçlarını tarayanlar..Canım hiç kompartmana dönmek istemedi. Ama ayakta dikilmekten de yoruldum. Dönüp, gece okuduğum eski gazetelerden birini aldım. Trenin açık kapısının önüne koyup, yere oturdum, manzarayı öyle seyretmeye devam ettim. Görevli beni böyle yerde otururken görünce gülmeye başladı ve sadece dikkat et dedi. Tren epey hızlı gidiyor çünkü. Bir ara bir istasyonda durduğumuzda yan vagondan bir adam çıktı. Görevli falan değil, sadece bir yolcu. Kötü kötü bana baktı, ''Senin biletin nerde'' dedi. '' Hem burada sigara içemezsin!''. Ben adama şaşkın şaşkın bakakaldım. İçeriyi gösterip:''Kocamda, getireyim mi?'' dedim ve o anda durumun farkına vardım. Adam beni öyle darmadağınık, kısa saçlarla gazetelerin üstünde yerde otururken görünce tam Hint fakiri, hatta kaçak yolcu zannetmiş. Konuştuğu dil de bir garip, İngilizceyle karışık olduğu için anladım ne dediğini. Ama ben bütün trendeki en lüks vagonu gösterip, bir de konuşmamdan yabancı olduğum anlaşılınca adam ''Sorry, sorry madam'' dedi ve kaçarcasına indi vagondan. Anlayın artık sabahın o saatinde Nepal işi pantolonum ve garip saçlarımla ne kadar zavallı gözüktüğümü. Hele de her zaman bakımlı, güzel giyinen Hintli kadınlardan sonra...Kendimi pek iyi hissettiğimi söyleyemem. O an Mallapuram'dan aldığım eteğimi biraz daha sık giymeye ve hatta arada mümkünse kendime biraz daha bakmaya karar verdim. Sırt çantası sırtımda, ter içinde koştururken nasıl olacaksa artık..
Güneye indikçe nedense kendimi gitgide daha iyi hissediyorum. Kalabalık azaldı, her yer daha temiz, daha bakımlı. Arada gerçekten hoş villalar bile belirmeye başladı. Ve gerçekten hala kazıklanma hikayeleri devam etse de, herkes çok daha güleryüzlü.
Bazen daha önce yazdığım bazı şeyleri okuyunca kendimi Hindistan'a haksızlık ediyormuş gibi hissediyorum. Burası asla ve asla kötü bir yer değil, ama çok iyi de değil. Bence sorun burada çok aşırı uçların bir arada olması. En iyi ve en kötü, en güzel ve en çirkin, en kibar ve en kaba..Hepsi bir arada. Öyle olunca da özellikle biz yabancıların fena halde kafası karışıyor. Burada onlarca din, yüzlerce dil ve etnik grup, binlerce tanrı ve milyonlarca insan birarada yaşıyor. Nasıl kafamız karışmaz?
Geldiğimden beri elime geçen herşeyi okuyorum, herkese mümkün olan herşeyi soruyorum. Ersoy bazen kızıyor, ne işine yarayacak diye..Gördüğüm şeyleri görmek yetmiyor, anlamak istiyorum. Her nekadar hepsini anlamamın mümkün olmadığını bilsem bile. En azından deniyorum. Ve durup durup Ersoy'a tanrılarla, televizyonda gördüğümüz kahramanlarla, heykellerin yapımlarındaki ritüellerle ilgili hikayeler anlatıyorum. Sıkılıyor galiba ama yine de arada beni dinliyor.
Yol hikayelerine dönelim. Öğlene doğru Trivandrum'a geldik (Bakınız sıkıcı isim. Yukarda). Hala çok uykum var, Ersoy çok şaşırıyor ilk gelen rikşacının 16 kilometrelik yol için 200 rupi demesini kabul etmeme. Geceki uykusuzluk fena vurdu beni. Buradan rikşayla otobüse git, orada bekle, otobüse bin, Kovalam'a gel, kalacak yer bul...Çok gözümde büyüdü valla. Hem rikşada rahat rahat sigara da içebiliyorum.. Kazıklanmayı kanıksamaya başladım galiba.
Gelecek olanlara duyurulur: Lonely Planet işi burada da fena..Sakın güvenmeyin, kendiniz bakın etrafa..Orada adı çıkan her yerin burnu büyümüş, hem de etrafta çok daha iyi ve ucuz yerler açılmış. Biz LP'de olmayan harika bir yer bulduk. Bungalow, TV, sıcak su dahil geceliği 500 rupi. Sıcak su, Tv sorun değil ama gündüz en sıcak saatte gölgede kaldığı için seçtik bu odayı. Ve ben arada sırada televizyon olmasını da seviyorum. Yerel kanalları seyretmek çok keyifli olabiliyor. Burada Discovery Channel da vardı ve çoğu da Hindistan hakkında harika programlar. Akşamüstü denizden sonra çok iyi gidiyor. Adını gezgine.com'daki Hindistan konaklama sayfasına koyauyorum.
Buradaki bungalowda da yerler beton ve kırmızıya boyanmış. Görüntüsü çok hoş ama ıslak ayakla basınca boya çıkıyor, ayaklarınız ve daha sonra ayağınıza giydiğiniz herşey kıpkırmızı oluyor.
Ortam tropik olunca hayvanlar da ona göre. Buraya kadar heryerde gördüğüm maymunlar olmasa da bambaşka hayvanlar var. Örneğin daha ilk gün banyoya girer girmez gördüğüm örümcek. Hayvanlardan pek korkmam ama kapının arkasındaki avcum kadar, kıllı kocaman bacaklı örümceği görünce çığlığı bastım. Ersoy geldi ama görür görmez o da bir adım geri attı. Görevli çocuğu çağırdık, alışıktır diye ama örümcekten korktuk diye bize gülerken, hayvanı görünce yüzünün ifadesi değişti. Banyodaki tasla hayvanı yakalayıp, dışarı attı. Zehirli değil dedi ama hem o yüz ifadesini, hem de tası nasıl yıkadığını görünce pek inanamadım doğrusu. Daha sonra hergün gittiğimiz Leo Restaurant'taki garsonlar bacaklarını saymamızı söylediler. Sekiz bacak zehirli, yedi ise zararsız demekmiş. Umarım doğrudur, bundan sonra her gördüğüm örümceğin kaç bacağı olduğunu saymak gibi bir miras kaldı buradan bana.
Orada en çok eğlendiğiimiz hikayelerden biri de Turkey-Hindi-Hindistan oldu. Hep muhabbet ettiğim garsonla ilk konuşmalarımızdan birinde bana Türkiye hindi demek dedi ve gülmeye başladı. Bende ona benim dilimde de Hindi hindi demek deyince önce anlamadı, sonra ikimiz birlikte kahkahayı bastık. Biz ayrılana kadar da devam ettik aynı muhabbete..
Kovalam güzel..Harika diyemem, ama Mamallapuram'dan sonra bana Bodrum gibi geldi. Bunun hem iyi, hem kötü tarafları var. İstediğin her türlü yemek var ama ortam süper turistik. Kiminle konuştuysam bana buraya iki aylığına geldiğini söyledi. Bir nevi Fethiye aslında. Mamallapuram buranın yanında tam köy kaldı. Oradayken köyün tam turistik olması için en az yirmi yıl gerekir diyorduk ama şimdi en az yüz yıl diyorum ben. Ana caddenin tam denize indiği yerde ağlar, tekneler, çürümüş balıklardan geçilmezken, köyün inekleri turistlerden fazla plaj keyfi yaparken, ve kanalizasyon da hemen oracıktan denize akıtılırken işleri çok zor.
Kovalam ise yakalamış çağı. Kuzeyimizdeki ufak koyun sonunda Kempinsky zincirine ait bir tatil köyü bile var..Plaj şemsiyesi sektörü de çok ilerlemiş. 200-250 rupiden aşağı fiyat yok. Biz attık örtüleri sahile, orada güneşlendik. Ve ilk gün sadece şemsiye kiralayıp altından pek de çıkmamamıza rağmen fena halde yandık.
Burası da turistik dükkanlarla dolu. Bakmak istermisiniz diye sormalarına rağmen Kajuraho'dan sonra dükkancılar artık bana pek zor gelmiyor. Oradaki kadar ısrarcı, insanı bayıltan tipler değiller. Üstelik çok daha güleryüzlüler. Öbürlerini ben satıcıdan çok piranhaya benzetiyordum zaten. Satılan mallarsa üç aşağı beş yukarı bir. Tibet hediyelikleri, gümüş takılar, çantalar, giysiler..Hele ki giysiler pek ilginç. Kumaşlar az da olsa değişse de modeller hep aynı. Arada bir kaç klasik model olsa da çoğunluğu hippi giysileri. Biz turistler heryerde zamanla kendi modamızı yaratmışız. Rahat, bol ama şekilsiz giysiler, araya biraz da yerel tatlar katılmış. Gezmenin eğlence kısmının bir tarafı da bu. Kendi memleketimizde özellikle çalışırken giyemeyeceğimiz bir sürü şeyi gezerken giyebiliyoruz. Kural, kural olmaması..Hele de ilk serbest, kendi kendine gezenlerin hippiler olduğunu düşününce..Kendileri gitti, giysileri kaldı yadigar.
Dediğim gibi, böyle turistik yerlerde yemek konusunda da rahatız. Yerel yemeklerin yanısıra her türlü dünya mutfağı var. Türk dışında. Yine de araya ufak yerel lezzetler de giriyor. Biz Kovalam'da kahvaltıyı genelde peynirli domatesli tost, çay ve meyveyle, akşam yemeğini de balıkla yaptık. Aslında hep balık yiyen Ersoy oldu. Ben bir gece karides, bir gece kalamardan sonra son gece spagetti yedim. Arada değişiklik istiyor insanın canı. Öğlen yemeklerini genelde atladık. Çok acıktığımızda benim kurtarıcım heryerde: Yoğurt, ya da bazen burada dedikleri gibi ''curd''. Üstelik Nepal'deki gibi tatlımsı değil ve ben içine tuz koyduğumda ya da patatesle yediğimde kimse garip garip bakmadı.
Buralar deniz memleketi, balık, kalamar çok ama bize fiyatlar yine de turistik. Öyleyken bile ucuz geliyor buranın yerlisi için fahiş olan fiyatlar. İlk gece Santana'da kalamar ve jumbo karides yedik. Kalamar koskoca bir tabakta, en az dört Türk porsiyonu. Izgara, baharatsız, yanında salata ve kızarmış patates..Sadece 7 lira. Jumbo karidesler daha pahalı, yedi tane en irisinden ızgara, baharatsız karides 17 lira yine yanında patates ve salata. Dediğim gibi burası için uçuk fiyatlar. Bir gece odaya ödediğimiz parayla karidesin fiyatı aynı. Hatta biz yemek yerken Hintli bir çift geldi, fiyatları duyunca hemen kaçtılar. Tabii, bu arada karides en pahalı yemek ve biz de öyle hergün yemedik. Ama 200-250 rupiye koca bir balık ya da aynen kocaman bir balık fileto olunca Ersoy'un gözü başka birşey göremedi. Gideceklere tavsiye: En kocaman porsiyonlar Santana'da. Hatta yemeğe sekizbuçuk gibi giderseniz daha da ucuza yersiniz. Biz geç gidince hem porsiyonlar büyüdü, hem de bira 80 rupiye indi. Ama Leo ve Pizzeria'da iyiydi doğrusu. Kovalam'da rahat rahat üç gece kaldıktan sonra Varkala'ya doğru devam edelim dedik. Bu sefer rikşaya 200 rupi falan vermek istemeyince otobüse binelim dedik ama benim çanta ağır, sabah yeni kalkmışım, çay bile içmeden yola düşmüşüm. Ufak da olsa hayatta otobüs durağına giden yokuşu çıkmam deyince, iki dakikalık yola 40 rupi verip, durağa gittik. Orada da biraz bekleyip otobüse bindik. Haliyle normal otobüs olduğundan ana yola hemen hemen hiç uğramayıp, köylerin arasından Trivandrum'a yarım saatte geldik.
Bu ara yollara bayılıyorum zaten. O kadar renkli, o kadar canlı ki. Kuzeyden beri insanlar da çok değişti. Yabancı görünce herkes gülümsüyor, el sallıyor. Buranın tropik havası insanların içine işlemiş. Kim ne derse desin ben insanların davranışlarının havanın sıcaklığı ve iklimle bir ilişkisi olduğuna inanıyorum. Tropik, bereketli toprakların insanları ne kadar fakir olsalar da cıvıl cıvılken, soğuk, hayatın zor olduğu ülkelerin insanları da bir o kadar soğuk, güvensiz. Bu tamamıyla anlaşılabilir birşey. Hergün bırakın yemeği, sadece hayatta kalmak için uğraşırken ne kadar keyifli olabilirsiniz ki?
Trivandrum bence gördüğüm en hoş, en rahat şehirlerden biri oldu. Tabii, bir otobüs durağından öbürüne gelir gelmez bizi karşılayan rikşacı bir Hindistan klasiği yine. Varkala'ya gideceğimizi duyunca, oranın otobüsünün kalkmasına daha saatler var, gelin size tur yapayım dedi. Yok kardeş, yemiyoruz bunları deyip, durağa yöneldik. Tamam, direk otobüs olmasa da yakına bir yere bulup, oradan geçeriz. Kerala'da otobüs çok, yollar da kaymak gibi. Bu arada amcam bizi yanlış numaralı durağa bile göndermeye kalktı..
Varkala otobüsünü önce bir polise sorduk, o bilemeyince gişesindeki görevliye. Direk yokmuş ama hemen yanındaki köye gidin, oradan kolay dedi. Biz durağa giderken polis de yetişti, meğer o da sormuş, bize söyleyebilmek için koşturuyormuş. Böyle kollektif bir çabayla otobüse, kalkmasına bir-iki dakika kala bindik. Şöför de güleryüzlü bir adam, anladı derdimizi, merak etmeyin dedi. Bize de böylece oturup etrafı seyretmekten başka iş kalmadı.
Burada seyredecek gerçekten de çok şey var ama bilindik Hindistan manzaralarından çok farklı. Pislik, sefalet yok. Tam tersine pırıl pırıl binalar, tertemiz giyinmiş insanlar var. Kerala'nın Hiindistan'ın en zengin eyaleti olduğu hemen anlaşılıyor. Yol kenarında güzelim villalar, hatta birkaç tane gerçek süpermarket bile var. Bizdeki gibi rezidans inşaatları da son hız devam. Hatta Varkala'ya gelmeden önceki kasabada şöför bizi indirmese kendimi hala şehirde sanacaktım. Tamam, şehirlerden kaçarım ama buraları gerçekten çok sevdim.
Ayrımda inince nereye gitsek diye bakınırken hemen bir rikşacı geldi: Varkala 100 rupi. O arada başka bir tanesi daha durdu ve Ersoy hadi binelim dedi. Kahvaltı bile etmeden çıktığımız için fena halde acıktık. Amcaya sahile çek dedim, ne kadar büyük bir hata yaptığımı bilmeden. O da çekti tabii. Sahile geldik, hemen oracıkta birşeyler yiyelim, öyle buluruz kalacak yeri dedik. Oturduk, manzara muhteşem. Bizim geldiğimiz yol iki tepe arasında bir vadi gibi, iki yanımızdan yüksek kayalıklar iniyor sahile. Yan tarafta bir çift, Ersoy adamın Orhan Pamuk okuduğunu görünce çok sevindi. Ben niye abartıyorsun desem de haklı aslında. Bazen bir Türk adı görmek bile heyecan verici olabiliyor memleketten uzaktayken. Bu çift de İngilizmiş. Sekiz aylık bebekleriyle iki ay kalmışlar, o gün son günleriymiş. Biz kadınla bir rupilik Hindistan deterjanlarının mucizelerini tartışırken, yandaki hamakta uyuyan bebecik de uyandı, babası aldı. Şuna bir bakayımm dedim ama biraz da tereddütle. İngilizler çocuklarına her bakanı, her sevmek isteyeni nedense pedofil sanıyorlar. Londra'da kaç kere kendimi zor tuttum güzelim çocukları sevmemek için. Ama bu anne baba o kadar rahattı ki gayri ihtiyari elimi uzattım, babası da hemen kucağıma verdi. Oğlancık meğer altı aylık doğmuş ama o kadar güzel toparlamış ki. Ben konuştukça bana gülüyor. Temmuz'cuğun sarışını. Nasıl da tatlı birşey!
Bu arada şu deterjan işini de açığa kavuşturayım. Burada ufacık paketlerde aynı şampuan ya da krem gibi çamaşır deterjanları satılıyor. Elde yıkamak için ve sadece bir rupi. Biz çamaşır işini otellerde mutlaka bulunan plastik kovaya çamaşırları bir gece önceden basıp, ertesi gün durulayıp asarak hallediyoruz. O kadar az deterjan kullanıyoruz ama çok etkili. Hani evde çamaşır makinesi olmasa, buradan alıp götürürüm bir yıllık deterjanı.
Ersoy'u orada gölgede bırakıp, kalacak yer aramaya çıkınca daha önce bahsettiğim hatayı nasıl yaptığımı anladım. Tepeye çıkan yol yerine aşağıya gelmişiz ve şimdi benim bütün sahili yürürüp, yukarı tırmanmam gerekiyor. Üstelik saat tam öğlen vakti. Başıma güneş geçmeden tırmanıyorum ama yukarısının beklediğim şeyle alakası yok. Sözümona Kovalam'dan daha az gelişmişmiş, daha sakinmiş..Hepsi yalan. Burada Kovalam'ın en az üç katı dükkan, restoran ve arkalarında oteller doldurmuş tepeleri. Arana arana hiç bir yer bulamayınca ( Lonely Planet burada da kesinlikle battı), bari geri dönüp Ersoy'u alayım da o baksın dedim. Hem o pazarlıkta benden çok daha iyi. İşin doğrusu yapmasına yaparım ama hiç hoşlanmam, Ersoy'a bırakmak biraz da kolayıma geliyor galiba. Hava o kadar sıcak ki, bari bir rikşa tutup, onunla inip, Ersoy'u ve eşyaları alayım dedim ama adam gidiş 40, dönüş 40 diyor. İki kilometre bile olmayan yol için. Bir de bana yürürsem sola gitmem gerektiğini söylüyor. Yok be ya! Direk sağa gidiyorum ve tam da Ersoy'un oturduğu restoranın yanına çıkan kestirme yolu buluyorum. Adamın söylediği yoldan gitsem, yol en az yarım saat. Benim gittiğimdense beş dakika. Sonuçta aşağı inip, çantalarla geri çıkmamız on dakika sürmüyor. Bu sefer Ersoy beni hemen oradaki restorana oturtup, kalacak yer aramaya gitti. O gelene kadar orada oturan İngiliz bir amcayla bütün Ortadoğu ve Avrupa Birliği sorunlarını çözmüştük bile. Ersoy geldiğinde ona, benim, gördüğü en akıllı kadınlardan biri olduğumu söyledi. Ersoy'un ne kadar etkilendiğini bilemiyorum.
Bu arada Ersoy kalacak iki yer bulmuş. Biri 500, diğeri 300 rupi. İkisi de tertemiz yerler olunca 300'lükte kalalım dedik. Gerçekten temiz, büyük olmasına rağmen iki gece boyunca benim toplam uykum belki altı saati bile bulmaz. Çünkü çok sıcak. Gerçek bir çatı yok ve bütün gün sıcağı emen tavan, gece hepsini içeri veriyor. Artık uykusuzluktan ağlayacak hale geliyorum..Varkala bana bu kadar yetti..Ersoy, sinüziti ve çalıştıramadığım vantilatörler olarak özetleyebilirim olayı.
Ama Varkala güzel. Deniz hep dalgalı ve dalgalar Kovalam'dan bile büyük. Hatta ilk gün baktım bikinimin üstünü yerinde tutmak imkansız, ertesi gün bluzla girdim denize. Burada yüzmekten bahsedemem çünkü denize yüzmeye değil, dalgalarla oynamaya giriyor herkes. Çok çok eğlendim. Kardeşlerim olsa bayılırlardı bu dalgalara.
Restoranlar yine çok iyi. Gerçek kahveler, deniz ürünleri..Fiyatlar da hemen hemen Kovalam'la aynı. Artık tatmadığımız balık kalmadı gibi. Baraküda ve red snapper yemedik bir tek, görüntü güzel ama tadları yok. Şu ana kadar coconut fish, marlin, kingfish snapper, somon yedik. Aralarında snapper'i yine fazla beğenmedik, somonsa baharatsız ve tandırda pişmiş olmasa birşeye benzemezdi. Gerçekten tadı olanlar marlin ve coconut fish.
Bir gece Sea Queen'de yemeye karar verdik. Ben ızgara kalamar istedim ama garson olmaz, beğenmezsin, plastik gibi olur dedi. Ben olur dedim. Şunu bana az yağ, sarımsak ve limonla yap, sonra da tadına bak. Pek inanmadı bana ama ısrar edince tamam dedi. Tabağı getirdiğinde tattırdım, inanamadı. Arada ona bir marine tarifi bile verdim. Kalamarın, hele ki tazeyse illa kızartma olması gerekmezki.
Varkala'da son günümüzde yürüyüşe çıktık, sırf meraktan. Hani burada otel, dükkan ve restorandan başka birşey yok ama o alanın dışını görmek istedim. Ana yola geldikten sonra geri döndük. Hiçbirşey yolmuş gerçekten. Ama yolda Ayurvedik bir eczane görünce birkaç haftadır çektiğim acılar geldi aklıma. Söylemesi ayıp falan değil, Amazon'da başıma gelenin aynısı: İdrar yolları enfeksiyonu. Normalde bir derdim yok ama tuvalete gitmek...Çookkk fena! İlaç ilaçtır deyip girdik eczaneye, kasada gencecik bir kız. Ben derdimi bile anlatabileceğimden emin değilken, hemen çıkarıp iki kutu koydu önüme. Vayy dedim, yazılar da ingilizce. Aldım birini..Üç gündür kullanıyorum, şu anda hasta olduğumu bile unutmuş durumdayım. Galiba dönüşte bir eczanelik malzeme getireceğim. Zaten Türkiye'de de ufak tefek şeyleri bitkilerle halletmeye alışığım. (Örneğin soğuk algınlığı başlangıcında bol sarmısaklı bir cacık gibi. Sarımsağı tek başına yiyemem de) Doktorlar kızmasın bana şimdi :)) Gerektiğinde gidiyorum. Geçen sene gıda zehirlenmesi geçirdiğimde iki hastanede yapılan bütün ağrı kesici iğnelere teşekkür bile etmiştim.
Biz ertesi gün ayrılmaya karar vermişken sabah 6'da toplu bir grevin başlayacağını öğrendik. Trenler çalışacak ama rikşanın bizi istasyona götürmesi için fazla para vermemiz gerekecek...dediler..Hadi bakalım dedik ama sabah kolayca rikşa da bulduk, trenler de çalışıyor. 40'ardan seksen rupilik bilet alıp, trene bindik. Aslında sleeper class ama sabah olduğu için herkes uyanık. Yer numaramız bile yok. Zaten yol sadece yarım saat sürdü ve kimse biletimizi kontrol bile etmedi. Ama adım gibi eminim, almasaydık kesin kontrol olurdu. Trenden bir rikşaya atlayıp iskeleye geldik. Aslında Kollam'dan Aleppe'ye otobüs de var ama tekneyle gitmek daha ilginç geldi. Sabah 10:30'da kalkan tekne akşam 18:30'da varıyor. Arada yemek ve çay molası da var. Bir ana iskele de herkesi kucaklayan teyzenin aşramı. Bu çok ilginç bir hikaye, uzun uzun anlatmak lazım ama ben fena halde yorulmaya başladığım için daha sonra yazarım.Kollam'a sabah 9 gibi geldik. İstasyonda bizim gibi Alleppey'e ( yeni adı Allapuzha) gidecek olan İspanyol Cristina ile tanışınca iskeleye birlikte gidelim dedik. Oraya geldiğimizde rikşacı bizi direk bir acentanın önüne getirdi ama fiyattan emin olamadık. Meğer hükümet acentasının ofisi on metre ilerdeymiş, ona gittik ama aynen dedikleri gibi fiyat aynı, 300 rupi. Acenta bizden adambaşı 50'şer rupi aldı, kalanını teknede ödemek gerekiyormuş. Sonuçta duyduğumuz uyarılar kesinlikle doğru çıktı. Kollam dışındaki acentalar milleti kazıklamak için iyi yol bulmuşlar. Çünkü daha önce ne öderseniz ödeyin, teknede yine de 350 rupi daha ödemek gerekiyor. Yani acentaya 50 rupiden fazla ödenen her rupi, sizin ne kadar kazıklandığınızı gösteriyor.
Aslında bu feribot işini yapan iki şirket var. Biri Alleppey, diğeri de Kollam şehrine ait resmi yerler. İkisi de aynı yerden kalkıp, aynı rotayı yapıyor. Aralarında hiç fark yok. Sabah 10:30'da Kollam'dan kalkış, öğle yemeği ve çay molası, birde aşram'da yolcu alıp indirmek için duruluyor.
Arada tekne görevlisi gelip, birşeyler açıklıyor. Rehberlik sayılmaz ama en azından geçtiğimiz yerlerin ne olduğunu anlıyoruz. Örneğin 2004 tsunamisi burayı da vurmuş ve bizim o an ada olarak gördüğümüz birçok yer aslında karanın bir parçasıymış. 198 kişi ölmüş ve evsiz kalan 20.000 kişiden bin kişisi hala onlar için kurulan bir kampta kalıyormuş. Şu anda da kaybedilen toprağı geri kazanmak için çalışıyorlar ama bence boşuna bir çaba. Denizle tatlı su arasına sıkışmış bir yer burası. Önlem duvarları yapsalarda ne kadar korunurlar acaba? Ama başka çareleri yok. O toprağını, evini kaybeden insanlara geçici de olsa bir yer yaratma çabasındalar.
Yolun ilk kısmını tuzlu suda geçirdikten sonra bir havuzdan geçip tatlı suya vardık. Havuzu ilk önce iki suyun seviyeleriyle ilgili sandık ama alakası yok. Tatlı su tarafındaki evlerin, tarlaların bir kısmı taş duvarlar ve ufak yükseltilerle desteklenmiş ama çoğunun bir koruması yok. Yani tekrar bir tsunami ya da denizin yükselmesi durumunda hepsi tehlike altında.
Hala tuzlu su tarafındayken ortada bir sürü olan Çin balık ağları suyun tatlı su tarafında yok. Zaten olanlar da, birkaçı dışında terkedilmiş. Oradaki balıkçılar da daha modern teknikleri benimsemiş anlaşılan. Hala açık denizde avlananlar da çok. Bu tip tekneleri ilk defa burada gördüm. Venedik gondolları şeklinde ama boy olarak onların en az 2-3 katı ve sudan yükseklikleri de iki metreden fazla. Bu teknelerle her fırtınada batmadan avlanılır. Mamallapuram'da da benzerleri vardı ama çok daha ufaktılar. Bu arada yine unuttuğum bir ayrıntı: Peru'nun kuzeyinde bazı köylerde balıkçılar hala sazdan yapılma tekneler kullanırlar. Bunlar aslında tekneden çok sala benzerler ama uçları sivri ve yukarı kalkık olduğu için okyanus dalgalarını kolayca aşıp karaya ya da açık denize ulaşırlar. Mamallapuram'da da aynı tip teknelerden vardı. Aralarındaki tek fark onların tahtadan yapılmasıydı. Bakarmısınız, gezegenin iki ucu ve aynı tip tekneler. Bir açıklaması olmalı, aklıma ihtimaller de geliyor ama onu tartışacak yer burası değil bence. (Bu arada uzaylılar aklımın ucundan bile geçmedi, ona göre.)
Tatlı suya geçtikten sonra manzara daha bir güzelleşti. Hem etrafta evler, insanlar var, hem de hayvanlar. Ama tehlikeli cinsinden değil, bol bol kuş, böcek, o kadar. Pardon, bir de birkaç tane keçi. Ben herzamanki gibi yeşilliğe bayıldım. Önde muz, hindistancevizi ağaçları, arkada alabildiğine pirinç tarlaları. Bunların arasına serpiştirilmiş güzelim çiçekler, hele de bembeyaz çiçekleriyle mangolar. Bu işe aslında biraz da sinir oluyorum. Bizim binbir nazla yetiştirmeye, yaşatmaya çalıştığımız bitkiler bu tropik ortamlarda çalı gibi yetişiyor. Nepal'deki ağaç olmuş poinsettaları görüp de bayılmayacak çiçekseven tanımıyorum. Ya da Tayland veya Hindistan'daki begonvillerin rengini kıskanmayacak bir bahçıvan.
Buradaki su yollarının uzunluğu 900 kilometreden fazlaymış. Ve adım başı bir hareket göze çarpıyor.Çoğunluğu yıkanan insanlar ya da çamaşırlarını taşlara sürte sürte, vura vura yıkayan kadınlar. Minik çocuklar dışında kimse çıplak değil, üstlerine bir bez sarıp, öyle yıkanıyorlar. Teknenin geldiğini uzaktan görenler hemen örtünüveriyor. Bu yıkamalar, yıkanmalar sabah akşam devam ediyor. Kimsenin ter kokmamasına şaşırmamak lazım. Biz gavur milletinin tek düşündüğüyse ''Su temizmi acaba?''. Çamaşırlar, bulaşıklar, insanlar hep bu suda yıkanıyor. Ama içme suları kuyulardan, elinde ya da başında içme suyu kabını taşıyanlar da arada görülüyor.
Yemek molasından söz etmiştim ya, aslında aç kalmaktan sözetmem lazım. Dal, yani mercimekli bir menü çok ucuzdu. Temiz de bir yerdi, yolun ortasında fazla müşterisi olmadığı pek belli olan bir resortta yedik. Yani...Normalde muz yaprağı üstünde servis edilen yemek bu sefer muz yaprağı şeklinde yeşil kağıtlarda veriliyor. Çok modern !. Yine de Cris ve Ersoy balık, ben de karides yiyorum. Çok tuzlu, anasonlu ve çok fena kızartılmışlar ama karnımız aç olduğu için yutuyoruz yemekleri. Normalde yemeklere bu kadar tuz koymazlar, galiba benimkiler tuzlanıp kurutulmuş karidesten yapılmış. Çay molasındaysa satılan ne varsa hepsinden birer parça ve iki çay aldık, toplam 30 rupi. Hepsi kızartma olmasına rağmen birkaç tanesini ben çok sevdim. İsimlerini sormayın, dal ve naan dışındakileri bilemiyorum.
Akşam ufak bir rötarla Alleppey'e vardığımızda yine kalacak yer bulmak lazım ne etrafımızı otelciler sardı. Cris'in sorunu yok, o hemen otobüse atlayıp Cochin'e gidecek ama bize kalacak yer lazım. Gelenlerden bir bey ( dikkat, bey dedim) otelinin hemen yakında olduğunu söyleyince oraya bakalım dedik. Buradaki bütün oteller gibi geniş bir fiyat ve kalite yelpazesinde cins cins odası var. Ben ucuz olsun diyordum ama baktık ucuz odalar çatıda ve bambu hasırından duvarları var. Öyle olunca azıcık daha paraya kıyıp normal, düzgün bir oda tuttuk. Sonra da hem yiyecek birşeyler bulalım, hem de biraz yürümüş olalım diye dışarı çıktık. Tekneye sabah erken gidip en rahat yeri kaptığımız için şanslıydık, arada ben uzanıp bir, iki saat kestirdim bile. Ama biraz daha hareket lazım.
Sokaklar çok hareketli, ana cadde insan kaynıyor. İki adımda bir kuyumcu, hatta kıyıda üç katlı, lüks, bembeyaz bina bile. Kim alır bu kadar altını? Hindistan'da altın takı aynı bizdeki gibi çok yaygın ama bu kadar kuyumcunun iş yapabilmesi için çok satış olması lazım. Üstelik de çoğunluk ağır parçalar. Nasıl olacak bilmem ama dönmeden mutlaka birşey alacağım altından..
Yemek yiyecek yer ararken bir alışveriş merkezinin ilk katında Huts Restoran'ı bulduk. Çok düzgün gözüktü gözümüze. Bir deneyelim dedik. Aslında buralar için lüks bir yer ama fiyatlar bizim turistik yerlerde ödediklerimizin yarısından bile az. Ersoy yine balık, bense et söyledik. Heyecenla bekledim yemeğimi çünkü Türkiye'den ayrıldığımdan beri ne et, ne de tavuk yiyebildim. Zaten tavukla çok aram yok ama kırmızı ete bayılırım. Ercan ve yola çıkamamızdan iki gece önceki ocakbaşı keyfi geldi aklıma. Ama ne yazık ki acısız dememize rağmen bana gelen et yenecek gibi değil. Köri falan tamam ama çok acı. Yiyemediğimi görünce garson geldi, tatlı adam, hani bizim iyi, eski restoranlarda olur ya, ağır garsonlar, işte onlardan. Onu alıp, mutfağa gitti, biraz bağırdı ve yeni bir tabakla geldi. Yok, mümkün değil, çok acı, hayatta yiyemem. Olsun, Ersoy balığını beğendi, ben de biraz gözlememsi ekmek yedim, çıktık restorandan.
Kerala'da en popüler şey backwater cruise dedikleri tekneyle kanal gezisi. Ben yıllar önce bir belgeselde seyretmiştim, çok içimde kalmıştı. Otel sahibimiz bize ayarlayınca, hadi yapalım dedik. Fiyat 4000 rupi. Buna teknede bir gece kalış, gezi, yemekler, su, meyve, çay-kahve dahil. Biz geldiğimizde her yer kapalı olduğu için başka fiyat bilmiyoruz ama bana iyi geldi. Ertesi gün çıkıp aramak ya da sırf azıcık daha ucuza bulacağız diye bir gün daha kalmak istemedim.
Bu sırada odaya götürmek için bir çay istedim, Ersoy odaya gitti, ben de otelin girişindeki ufak bahçede beklemeye başladım. Orada oturan genç bir adam bayağı konuşkan, muhabbete başladık. Türk olduğumu öğrenince ona biraz öğretmemi istedi. Biz konuşurken yanımıza upuzun saçlı, sakallı bir adam oturdu. Kestiği karpuzu bana da ikram etti. Adamın nereli olduğunu anlayamadım ama Dileep bana türkçe bye bye sorunca adam tereddütsüz ''Güle güle'' dedi ve ben kalakaldım. Sonra başladı Göçek, Bodrum diye anlatmaya. Ne iş yaptığını falan bilemiyorum ama yirmi yıldır dünyayı geziyormuş. Öyle müptela, dilenci halleri de yok adamda. Sadece saçı, sakalı uzun, o kadar. Biraz muhabbet edip, çıktım odaya..
Ertesi sabah Ersoy bilgisayar başında yazı yazarken ben etrafı dolaşmaya çıktım. Bu sene fena sardırdı blog yazmaya. Yola çıkmadan bu sene yazmam falan derken, ciddi zaman geçirmeye başladı yazılarıyla. Galiba bunda en büyük etki Atilla'nın yorumları oldu :))
Dışarısı cıvıl cıvıl. Genelde Hindistan'da dükkanlar 10'dan önce açılmaz ama burada anlaşılan hayata biraz daha erken başlıyorlar. Sokak sokak gezip, dükkanlara baktım. Yol kenarında bir adam bir yığın aloe vera ve semizotuna benzeyen bir bitki satıyordu. Konuşmaya başladık. Aloe Vera tamam da öbürü hakkında tamamen yanılmışım, bu yenir, değilmi derken adam bana gülmeye başladı. Sakın dedi, meğer ezilip başa konunca baş ağrısına iyi geliyormuş. Fotoğraf çekebilirmiyim dedim, çek dedi. Sonra da makinemi istedi. Kuzeyde olsak kesin para isterlerdi ama bu adam sadece fotoğrafına baktı, güzel olmuş, tamam dedi. Bakarmısın, resminin iyi çıkıp çıkmadığını kontrol ediyor. Ne güzel..Gülüştük, kafa sallaştık karşılıklı, ayrıldım.
Hala sabah çayımı içmediğim için ufak bir yere oturup çay istedim. Güzelim masala çayım geldi, onunla birlikte de sorular. Nerelisin, vs..Gelen bana selam verip muhabbete başlıyor. Kadınlar, erkekler, müşteriler, dükkanda çalışanlar, hatta yan dükkanların çalışanları. Bu kadar laf arasında genç garson bugünün sevgililer günü olduğunu hatırlattı. Tamamen unutmuşum. Bu çok önemli birşey değil bizim için ama Ersoy'a doğumgününde de alacak birşey bulamamıştım ama şimdi biliyorum. Otele dönerken ona buradaki erkeklerin beline bağladığı doti'den bir tane aldım. Tabii en kalitelisinden, en pahalısından. Günlerdir merak ediyor, bu nasıl birşey diye..Bağlasın beline gezsin Hindistan'ı artık.
Otele döndüğümde deniyor, deniyor beceremiyor. Bense gülmekten yerlere yatıyorum. Demezler mi alışık olmayanın üstünde don durmaz diye? Aynen durum o.
Çantayı toplayıp bahçede Ersoy'u beklerken yine Dileep'le muhabbete başladık. Biraz türkçe, biraz herşeyden. Dün gece Türk olduğumu söylediğimde bana ilk sorusu ''Orhan Pamuk'u tanıyormusun?'' olmuştu. Benim Adım Kırmızı'yı okumaya başlamış ama yarıda bırakmış. Zorluğundan falan değil, daha iyi anlamak için önce Türk tarihini çalışmak istiyormuş. Aslen dilbilimci olduğumu öğrenince çok sevindi. Normalde öğretmenlik, zamanı olduğunda da rehberlik yapıyormuş. Chomsky'den, Saussure'dan bahsettik. İnanamadım böyle ufak bir yerde bu muhabbetleri yaptığıma..
Sonra bir rikşayı Hintli bir gençle paylaşarak teknemize gittik. Ama onların teknesi de ayrı. Bu işi yapalım derken sevgililer gününe denk geleceğini hiç hesaplamamıştık. Galiba o çift de kutlamak için tekne tutmuş. Çünkü Hindistan'ın her yerinde bu sevgililer günü yüzünden kıyametler kopuyor. Parklar, cafeler basılıyor, genç çiftler dayak yiyor fanatiklerden. Din ayrımı da yok çünkü her dinin ayrı fanatiği var ve hepsi buna karşı.
Bizim teknemiz iki kişilik. Kocaman tek bir odası, banyosu ve bir oturma alanı var. Bizden başka sadece bir kaptan ve bir ahçı- yardımcı var. Ve fiyat konusunda da şanslıyız, biz 4000'e anlaştık, sabah resmi turizm ofisinde 4500 dediler. Ve bu tekne de gayet iyi. Yola çıktıktan sonra zaman etrafı seyrederek geçti. Bir ara karaya yanaştık, balıkçıymış. Güzel kerevitler var ama fena para isteyince yok dedik. Öğle yemeğinde karaya yanaştık, biz yemekleri yerken onlar biraz kestirdi. Akşam beş buçukta son kez karaya yanaştık, burada da akşam yemeğimiz geldi. Ben yanaştığımız yeri görünce, bakalım kimin evinin önüne yanaştık dedim ama yok, burası güvenli, o yüzden durduk dediler. Numaracılar, anlamıyoruz sanki. Akşam aşçı amca gayet güzel karaya çıkıp, önünde durduğumuz eve gitti uyumaya. Günün tek gerçek heyecanı ise karşıdan gelen bir tekneyle sürtüşmemiz oldu. Kavga falan değil, bizim genç kaptan mesafeyi ayarlayamayıp, yandan girdi öbür tekneye. Hatta o ara bir tanesine de tam bordadan girecektik, son anda kurtardı. Yanlar hasır ama epey hasar gördü, iyi tamir işi var. İşin ilginç tarafı öyle durup uzun uzun bakmadılar bile. Öbür tekne de öyle. Bir bakıp, aynen devam ettiler.
Gece zor geçti. Önce tepemizde milyonlarca kuş, sonra sivrisinekler başladı. O nefret ettiğim ayurvedik spreyi bile sıktım ama hayvanlar pantolonumun üstünden sokmaya başladılar bu sefer. Bir de hava çok sıcak. Ersoy bile uyuyamadı..
Bundan sonrasında da bir sürü şey var ama şu anda etrafımda milyonlarca sivrisinek varken yazmak çok zor. Sonuçta sağ salim Aleppe'ye geldik, bir gece kalıp teknemizi tuttuk ve şu anda da teknedeyiz. Yanımda sivrisineklerden ve sıcaktan uyuyamamış bir Ersoy var. Bugün sevgililer günü, önce onunla ilgileneyim, detayları sonra yazarım artık..
Dağlara gitmeyi dörtgözle bekliyoruz.
Sabir sabir, yazacagim..Su anda dagdayiz da..

6 Şubat 2009 Cuma

HAYDARABAD-CHENNAI-MAMALLAPURAM

Bu aldığım kokuyu bir daha hiçbiryerde bulamadım. Haydarabad..

Caminin önü. Ersoy'u beklerken pandiklendiğim yer. Yazıyı okuyun bir de..

Otobüsler zor gidiyor ama cep telefonu şarjı için ayrı yer var. Hem de üç tane!!!

Hayır Bollywood değil, Tamil Nadu sineması afişi. Fena rekabet var.

Karganın gagaladığı zavallı torbam..

Mamallapuram ana cadde..

Sahil ve arkada tapınak..

Balıkçılar ve tabii ki inekler.

Mandalalar..

Krişna'nın tereyağı topuymuş..Aç bir tanrı anlaşılan.

Sai Baba..Heryerde..Bu asıl olanı, şu andaki reenkarnasyonuymuş..muş..

Chennai yolunda..Saatte 20 km. hızla giderken.

Hep haberlerde duyduğum, okuduğum ama kafamda bir türlü canlandıramadığım bir yer daha. Haydarabad. Hani herkes Hindistan'dan uzak coğrafya olarak bahseder. İşte burası o uzak coğrafyalardan daha da uzak bir yer. Herkesin yolüstünde geçtiği ama uğramadığı yerlerden biri. Tekrar itiraf etmem lazım: Ersoy olmasa ben de gitmezdim büyük ihtimalle. İlk önce bu kadar özel neyi var ki diye düşündüm. Zaten nedense yurtdışına gittiğimde nüfusu müslüman yerlerden hep kaçınırım.Bana çok zor olacakmış gibi gelir. Kendi ülkemde başımı kapattırmaya çalışan o kadar insanla uğraşırken sırf yabancı bir yerdeyim diye bunu yapmak bana çok ters geliyor. Çok görmek istememe rağmen İran'a da gitmiyorum, bir de saçma bahanem var : Bira olmaması. Anlamak istemeyenlere nasıl anlatayım, azıcık da olsa, becerebilirlerse, anlasınlar. Ben başımı örtmeyi REDDEDİYORUM. Dünyayı gezsem de, yerel kültüre saygıya inansam da ben aynı insanım ve de bu benim sorunum. Ben tercihimi yaptım ve o ülkelere gitmeyi reddediyorum.Bu da bence kimseyi ilgilendirmemeli. Oralara gitmiş insanlarla konuşurken bana hep neler kaçırdığımı anlatıyorlar. Bence bu koskocaman dünyada bir-iki şeyi kaçırmak da beni hiç endişelendirmemeli. Olacak o kadar artıkın.
O yüzden Haydarabad'a da fena halde istemeyerek gittim. Ve nasıl da yanıldığımı orada anladım. Tekrar. Gezerken benim kadar önyargılı olmamak lazım, şansıma Ersoy var hatalarımı düzeltecek yanımda. Geçen sene de Malezya'ya gitmem diye tutturmuştum da, Ersoy beni '' Hadi ama'' diyerek zorla götürmüştü. Zavallımın başını ne kadar ağrıtmıştım. Ondan sonra da Malezya'da bütün yol boyunca gördüğüm en iyi hostelde kalıp, Borneo'ya da bayılmıştım. O yüzden artık fazla itiraz etmiyorum, ''Tamam hayatım, bir gidip bakalım'' diyorum.
Ben isteksiz gittim ya, yine aynı şey başıma geldi. Haydarabad'ı çok sevdim sonuçta. Burada sabah ilk önce bir rikşaya atlayıp Sahar Jung Müzesi'ne gittik. Burada girişler yabancılar için çok pahalı. Buranınki de istisna değil, adam başı 150 rupi. Önce girmek istemedim, müze görmekten müzelik olmuş gibi hissediyorum kendimi artık. Çok pahalı, ben girmem, seni dışarda beklerim derken yine Ersoy sayesinde kendimi içerde buldum. Ve herzamanki gibi itiraz ettiğime bin pişman oldum. Meğer tam benlik bir müzeymiş burası. Amcam da para bol ya, bütün dünyayı gezip, hoşuna giden ne varsa satın almış, paketletip, paketletip göndermiş memleketine. Aklınıza gelebilecek her cins mobilya, halı, kristal, porselen, saatler, resimler.. Bazıları gerçekten pek kitsch, pek saçma şeyler. Ama aralarında Marie Antoinette'in tuvalet masası, Ming, Yuan hanedanlarından seladon porselenler (Bakınız Topkapı Sarayı), inanılmaz güzel kristaller, tahta oyma mobilyalar, elyazması kitaplar, ipek halılar ve önemli Avrupa ressamlarının tabloları da var. Benim için tam bir göz ziyafeti oldu. Ersoy benimle fena halde dalga geçti, iyi ki müzedeyiz de alışveriş yapamıyorsun, yapabilsen herhalde yarısını eve taşırdın diye. Tabii o kadarına asla param yetmez ama karşılayabileceğimi sandığım birkaç parçada yine de gözüm kaldı. Bir de üstüne gezmeye başlamadan müzenin temiz kafeteryasında karnımızı doyurabildiğimiz için daha da bir keyif aldım. Burada tek sorun içerde fotoğrafa izin verilmemesi. Hatta çantaları ve fotoğraf makinelerini içeri sokmaya izin bile vermiyorlar. Giderseniz hiç denemeyin, kapıdaki muhafızlar hemen geri yolluyorlar. Tecrübeyle sabit.
Oradan çıkınca tekrar bir rikşa bulup, Chowmallah Sarayı'na gittik. Bu sefer hiç itiraz etmeyip, içeri girdim. Burası İngiliz Sömürgesi zamanında ülkenin en büyük otoritesi olan Nizam'ların yaşadığı yer. İşin ilginç tarafı ülkenin çoğu müslüman değilken, bu Nizam'lar müslüman. Cumhuriyetten sonra bu sarayı ve şimdi başka bir müzede olan bazı eşyalarını kurdukları özel bir fon aracılığıyla devlete bağışlayıp, halka açılmalarını sağlamışlar. Bu fon aynı zamanda onlar tarafından kurulan bir hastanenin de finansmanını sağlıyor. Şu anda ailenin nerede yaşadığını bilemiyorum, kontrol etme fırsatım olmadı ama Fransa'da olduklarını sanıyorum.
Ailenin fotoğraflarının olduğu salona girer girmez ilk gözümüze çarpan fotoğraf çok ama çok güzel bir kadına aitti. Hani Greta Garbo gibi birşey. Altını bir okuduk ki, adı Nilüfer Hatun. Bu Türk yaa derken aklımıza geldi. Tabii ki Osmanlı Hanedanı'nın prenseslerinden. Kenize Murat'ın annesi. Halife Abdülmecit'in yeğeni. 1931 ya da 34'de Abdülmecit'in kızı ve Nilüfer Hatun o dönemin Nizam'ının iki oğluyla evlendirilmişler. Nilüfer Hatun epey bir süre Hindistan'da kalmış ama anlaşılan yapamamış ki 1941'de Fransa'ya geri dönmüş. Son derece modern, güzel bir kadın. Bir de sona doğru yakın zamanda çekilmiş bir fotoğrafı daha vardı ki, çok hoştu. Tabii, çok yaşlanmış ama hala güzel. Bayıldım kadına...
Sarayın arka tarafında bir de ailenin otomobilleri var, Rolls Royce, Buick, vs..Araba meraklılarına duyurulur..
Oradan Charminar, yani Dört Minare çok yakın. Hemen yanında da Mecca Mescid var. Burada da güvenlik sebebiyle içeri çantayla girmek yasak ama bırakacak yer de yok. Benim canıma minnet. Zaten içeri girmek istemediğim için Ersoy'un çantasını da alıp dışarda bekledim. O içerde bahşiş isteyenleri azarlarken, ben de popoma bir çimdik yedim. Öyle bir bağırmışım ki zavallıya, beni mıncıklayan genç kapıda onu beklediğimi sandığı için biz gidene kadar dışarı çıkmaya cesaret edemedi. Arada bir gelip kontrol etti, benim hala orada olduğumu görünce vazgeçti. Çok güldüm ama belli edemedim tabii ki..Ona ne yapacağımı sandıysa artık..
En sonunda Charminar'a geldik ama bu sefer inadım inat. 100 rupi daha vermeyeceğim. Ersoy çıksın, ben kapıda oturacağım dedim. Kaplumbağa hızıyla müze dolaşmaktan yorulmuşum zaten. Hemen girişte bir taşa oturup beklemeye başladım. Millete de iyi eğlence oldu haliyle. Hele de bir sigara yakınca..Yine bir kalabalık toplamayı başardım çevremde.
Burada seyredilmeye alışmak lazım. Yemek yerken, sigara içerken, hatta hiçbirşey yapmazken bile birileri gelip, sizi seyretmeye başlıyor. Hem de fena halde, hiç utanmadan gözlerini dikip seyrediyorlar insanı. İtirazın, gidin ya demenin hiç faydası yok. Alışacaksınız.
Burada en sevdiğim yerlerden biri çarşısı oldu. Genelde hiç sevmem, o kadar çok asılırlar ki turistlere, birşeye iki saniyeden fazla bakmaya bile korkarım. Üstelik görecek o kadar çok şey varken rahat raat bakmama izin vermedikleri için bir de fena halde sinirlenirim. İlk başlarda ufak muhabbetler olur ama sonra sıkmaya başlar. Düşünün, bir caddede otuz dükkan olsun ve herbiri size birşey satmaya çalışsın. Ne kadar sürer hepsiyle konuşmak, çoğunun malını almak istemediğinizi kimseyi kırmadan anlatmaya çalışmak? O yüzden özellikle turistik yerlerde 'Sağolun, hayır' deyip geçiyorum. Bazen bakmak istememe rağmen. İşte Haydarabad'da turistlere asılan böyle tipler yok. Kimse mal satmak için asılmaya, sizi dükkanlara götürmeye çalışmıyor. Sanırım sebeplerden biri de buraya fazla yabancı turist gelmemesi. Bütün gün boyunca bizden başka sadece dört yabancı daha gördük, o kadar. Çarşısı çok hoş. Her çeşit kumaş, sari, parfüm..Rengarenk ve diğer yerlere göre çok temiz. Haydarabad zaten genel olarak kuzeydeki şehirlere göre tertemiz kalıyor.
Bir ara yürürken bir baktım Ersoy köşedeki genç parfümcüye birşeyler soruyor. Hazır durmuşken fiyatları bir sorayım dedim. Ufak bir şişeye 70 rupi dedi. Pek de güleryüzlü bir genç. Yasemin kokusunu çok severim, alayım bari dedim. Onu pazarlıksız alınca genç, iki ayrı kokuyu karıştırıp bir ufak şişe daha hazırladı ve onu da hediye olarak verdi. Bu da bir erkek kokusu ve o kadar güzel ki. Benim aldığımsa yine çok güzel çıktı. Bir de o minik şişelere ufak bir roll-on takınca kullanmak çok kolay oluyor. Türkiye'de aldığım hiçbir yasemin yağı böyle kokmuyordu. Sürdüğümde Ersoy gerçek çiçek gibi koktuğunu, bilmese yakında yaseminler olduğunu düşüneceğini söylüyor. Boşunaymış o pahalı parfümlere harcadığımız paralar hanımlar! Bu kadar güzel kokacağını bilsem on şişe alırdım. Yine de buraya gelecek olan bana haber versin, dükkanı tarif edeyim, bana da bir şişe daha alsın..
Buraya gelirken bir de yol üstünde ayakkabıcıları görmüştük. Artık hava iyice ısındı ve benim yanımda bir çift hafif trekking botu ve havlu terliklerden başka birşey yok ( Sağolsun Ankara Sergah Otel). Daha önce de Hindistan'dan bu deri terliklerden almıştım ve yıllarca kullandım. Ta ki Hırvatistan'da fena bir yağmurda mahvedene kadar. Sonra geçen sene Bangkok'ta buldum, hemen bir çift daha aldım. Tamamen deriden, yumuşacık ve çok rahatlar. Buradaki ayakkabıcılarda görünce hemen girdik, pazarlık falan yapmadan 200 rupiye aldık. Bazen böyle şeylerde ikimiz de pazarlık yapmayı sevmiyoruz. Ama sonradan haklı çıktık. Aynı terlikler için başka bir yerde bir kızdan tam 800 rupi istemişler.
Emel, canım, aklımda..Sana mutlaka bir çift getireceğim. Atilla istemedi ama o da bayılır mutlaka, ona da..
Bu arada benim hiç hoşuma gitmese de bazen Ersoy insanlara Türk olduğumuzu söylemiyor. İspanyoluz diyor. Türk deyince müslümanlar o kadar çok kazık atmaya çalışıyor ki. Çok haklı aslında.
Burada alkollü içecekler özel dükkanlarda satılıyor. Restoranlarda 110-150 rupiye satılan biralar 70-75 rupi. Ama gördüğüm kadarıyla alkolik vatandaşlar biradansa buranın yerel yapımı olan romları tercih ediyor. Hatta ufak bir şişe alıp, oracıkta kafaya dikip, şişeyi atıyorlar. Bizdeki gibi 'Bir rakı keyfi yapalım' gibi birşey yok çoğunlukla. Böyle dükkanlarda sigara da satılmıyor. Haydarabad'da epey arandıktan sonra bir restoranın garsonu gösterdi nereden sigara alabileceğimi. Benim burada turistik alanlar dışında en büyük derdim bu: Heryerde sigara bulamıyorum. Bir paket Davidoff'umu her ihtimale karşı diyerek saklıyorum. Olabildiğince yoldan almaya çalışıyorum ama her yerde mümkün olamıyor. Burada elde sarılan Beetie denen minik sigalara da alıştım, hatta çok sevdim ama o da turistik yerlerde yok. Çok da ucuz, yirmi tanesi beş rupi. O da kesin turist fiyatıdır bence. Tabii bir de sahte sigara sorunu var. Şu ana kadar bir kere rastladım, seksen rupilik Marlboro sahte çıktı, tadından hemen anlaşılıyor. Yine de onu da yedek diye sakladım.
Sigara garip bir konu. Hele de kadınlar için. Kendim, birkaç yabancı ve ufak köylerde bir iki yaşlı teyze dışında burada sigara içen kadın yok. Biraz da o yüzden seyrediyor adamlar beni galiba. Hatta Haydarabad'da bir kadının sigara satın alması bile çok eğlendirdi milleti. Bırakın içmeyi, satın almam bile gösteriye dönüştü. Bunlar beni rahatsız etmiyor artık. Onlar bana gülüyor, ben onlara. Böyle güle eğlene geçinip gidiyoruz işte..
Yine de böyle zamanlarda Ersoy'un yanımda olmaması iyi oluyor. Burada adamlar bana fazla baktığında arada kıskançlığı tutuyor. Erkek mantığını anlamıyorsun diyor. Öyleyse bence anlamayayım, daha iyi. Hiç eğlenemezdim o zaman insanlarla böyle.
Haydarabad'da fazla vaktimiz olamadı ne yazık ki. İşin doğrusu ben en azından bir gece daha kalmadığımıza pişman oldum. Burayı da geri dönülesi yerler listeme ekledim. Şu ana kadar Hindistan'da ilk bu.
Otelde biraz daha oyalanıp tren istasyonuna gittik. Aslında nedense bileti Haydarabad yerine Secunderabad'dan almışız. Ama kimse kontrol falan etmiyor. Zaten aynı şehrin iki ayrı istasyonu.Yerimiz rahat, yandaki iki kişilik bölümdeyiz.Alt tarafta benim yattığım yerde priz de var, Ersoy yukarda ''anılarını'' yazarken, ben de yol boyunca okuduğum veya okuyacağım belki milyonuncu kitabı bitiriyorum. Bu arada da uyku tulumumu getirmekle ne iyi yaptığımı farkediyorum. Çok hafif, ince ama pahalı bir tulum. İki yıldır parasını elli kere çıkardı. Gece hala çok soğuk bu klimalı vagonlarda..Verdikleri çarşaflar temiz ama battaniyelerin ne kadarzamanda bir yıkandığını tahmin bile etmek istemiyorum.
Sabah Chennai'ye varır varmaz önce hamallar üşüştü tepemize. Oysa ben Haydarabad'da ne güzel alışmıştım kimsenin bizimle uğraşmamasına. Bir de bu adamlar niye hala bizimle vakit kaybediyor diye düşünüyorum. Halimizden belli, iki sırt çantalı insanız. Bavul olsa belki ama zaten kendimiz rahat taşımak için böyle geziyoruz. Kocaman bavullarla gelmeyi de bilirdik.
İstasyondaki turizm bürosunu polislere sorarak bulduktan sonra dışardaki prepaid rikşa durağına geldik. Buradaki yeni otobüs terminali epey mesafe, rikşayla bile 93 rupi, yani yüz sayılır. Chennai'nin yeni otobüs terminali ISO 9000 almış. Bundan sonra bu ISO hikayesinden şüphe etmek için bir sebep daha..Öyle bilet almak için ayrı yer falan yok, otobüsün kalktığı yeri bulmak lazım. Sonra otobüste istediğin yere oturup, görevliye parayı ödeyip, bileti alıyorsun. Zaten bu otobüslerin hepsi hükümete ait. Aralarındaki tek fark bazılarının daha az durakta durması. Ben binerken hangisi olduğundan çok emin değildim ama ancak Mamallapuram'a gerçekten iki saatte gelince doğru otobüse binmiş olduğumuzu farkettim.
İndiğimiz yer gerçekten hiçbirşeye benzemiyordu. Geceliği 350 rupiye kalcak bir yer bulduk, tabii ki sıcak su yok. Burada gerek de yok zaten..Hava o kadar sıcak ki.
Şu anda denize elli metre uzaktayız. Ortalıkta sansarlar, gekkolar (kertenkeleler) ve fareler cirit atıyor. Ufak bir köy, turizme açılmaya çalışıyor ama daha olmamış. Ana caddede bir sürü dükkan, arada yer tezgahları, bir sürü restoran. Çoğu da en basit standartların bile altında. Hani yirmi yıl öncesinin Fethiye'si gibi. Ama nasılsa fiyatlar günümüzü yakalamış. Öyle sudan ucuz değil hiçbirşey.
Deniz ise o kadar ahım şahım değil. Palmiyeler, altın rengi kumlar yok. Tamam, kum incecik ama köyün tam sahile açıldığı yerde birsürü balıkçı teknesi, ağlar ve tabii ki Hindistan'ın olmazsa olmazı inekler. Herşeyi anladım da sahilde ne işi var bunların? Güneşlenmeye mi geliyorlar?
İnsanların tipleri de değişti güneye geldikçe. İyice bir karardılar, zenciye yakın bir renk aldılar. Kadınlar da o kadar örtülü değiller artık. Sariler var ama kafalarını, suratlarını kapatmıyorlar en azından sarinin bir ucuyla. Sahile arada Hintli aileler de geliyor ama burada mayoyla, hatta bikiniyle denize tek girenler yabancılar. Öyleyken bile çoğunluk balıkçıların hemen yanından değil, yüz metre kadar ötedeki otelin önünden girmeyi tercih ediyor.
Ben öyle utangaç falan değilimdir ama bu adamların bakışları altında denize girmek gerçekten zor. Hele ki burada tanıştığımız İsrailli Niha'nın anlattığı hikayeden sonra. Herkesin ortasında, sahilde, bir teknenin gölgesinde oturmuş rahat rahat mastürbasyon yapan bir adam görmüş. Ben olsam ne gibi bir tepki verebilirdim ki buna acaba? Tek çözüm görmezden gelmek. Böyle zamanlarda Ersoy'u daha iyi anlıyorum. Ve de kendimi. Kadın olmak her ne kadar kabul etmek istemesem de bazen gerçekten zor olabiliyor.
Bu arada yanlış anlaşılmasın, insanları daha ilerden denize girmeye iten tek sebep ne yazık ki sadece yerli halk değil, akıntılar. Deniz burada her zaman dalgalı ve bulanık. Akıntılar da cabası. Burada denize girip açılmak gerçekten güvenli değil. Açıkta iyi dalış yerleri varmış ama söyleyen buradaki tek dalış merkezinin sahibi. İşin doğrusu ona bu konuda pek güvendiğimi söyleyemeyeceğim. Su çok bulanık bir kere. Tamam, Andaman denizi ama bu kadar bulanık suda ne görebilirim ki? Üstelik daha açıkta akıntılar çok daha kuvvetliyken. Belki de Sipadan'dan sonra hiçbir yeri beğenemiyorum. Herneyse, pek dalınacak bir yermiş gibi gelmedi bana. Üstelik son dalışta olanlardan sonra kendi malzemem olmadan dalmaya da pek hevesli değilim açıkçası. Yine de iyi bir yer bulursam kaçırmak istemem. Hatta Ersoy'la ciddi ciddi Andaman Adaları'na gidelim diye bile düşündük. Ama Türkiye'de hala ödememiz gereken borçlar var. O yüzden fazla açılmamak lazım. Hem zaten Ersoy'un sadece bir, benimse bir buçuk ayımız kaldı. Gezmek daha mantıklı geliyor.
Bugün Ersoy'un doğumgünü. Dün gece kocaman bir balık yiyerek kutlamıştık. Bu gece bir daha...
Yarın buradan ayrılıp, iyice güneye, Kovalam'a doğru yola çıkacağız. Aslında bugün gitmek istiyorduk ama trende yer bulamadık. Ersoy'da o kadar saati otobüsle gitmek istemedi. Kaldığımız yerde de bu gece için oda olmayınca başka bir otele geçtik. Ama burası da gayet iyi.
Şu an tam öğlen sıcağı. Sabah kahvaltıdan sonra Ersoy beni de tapınak gezmeye götürdü. O dün hepsine gitmişti ama bugün onun da görmediği birkaç yer daha gördük. Taş oymacılığı gerçekten etkileyici bu tapınakların. Ama ben öğrencilerle çok daha fazla eğlendim. Bir ara oraya gezmeye gelmiş bir öğrenci grubunun gizliden benim fotoğraflarımı çekmeye çalıştığını farkettik. Ben ''Gelin, birlikte fotoğraf çektirelim'' deyince şok geçirdiler, ama koşa koşa geldiler. Sonra kızlarla da aynı şey geldi başıma. Kaç tane minik el sıktık, sayısını bile bilmiyorum. Çocuk işte, yabancı görünce merak ediyorlar.
Bir de buradakilere nereden geldiğimizi anlatmanın çok kolay bir yolunu bulduk. Dün gece gittiğimiz restoranın sahibine ''Türkiye'' dediğimizde, ''Ah, tabii. İstanbul'' diye cevap verdi. İstanbul'da çekilen ve burada çok ünlü olan ''Guru'' filminden biliyormuş. Çocuklara da anlatamayınca, filmi söyledik, hemen anladılar. Çok hoşlarına gitti. Anlatırlar artık aylarca..
Şimdi bunları göndermeye internet cafeye, oradan da son bir kez sahile, denize girmeye gideceğiz. Yarın trene nereden bineceğimize hala karar vermedik. Buraya yakın bir istasyonda da duruyor ama belki de Chennai'ye geçeriz..
Yarin karar verecegiz..