Sayfalar

Güneydoğu Asya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güneydoğu Asya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2008 Pazar

KHAO SAN

Geldik yine benim insanat bahceme. Buraya ingilizce -sakayla karisik- zoo diyorum da.
Khao San, Asya'nin sirtcantali baskenti , yapay cennet, kurtarilmis ulke, gercek dunyayla bizimki arasinda tampon bolge.
Burada zaman bile farkli akiyor sanki. Ama nedense bu sefer buraya gelmek o kadar hosuma gitti ki. Sanki evdeymis gibi rahat hissettim kendimi. Aylardir yasadigim “Su ulkede sunu yapma, burada bunu yapma” derdi bitti( Herne kadar boyle seyleri cok takmasam da). Canin ne istiyorsa yap, uyu, ic, muhabbet et, etme, gul, surat as, danset, hatta canin istiyorsa sokakta bikiniyle gez. Kimsenin umurunda degil. Tam benim yerim iste. Hayatta kisitlamalardan hic hoslanmadim. Belki o yuzden Brezilya'da o kadar rahat ettim. Bugun Murat'larin yazilarini okuyunca feci kiskandim, hemen oturup internetten kasim ayi icin Meksika'ya ucuz bilet aramaya basladim. Bu sefer maksat Meksika'dan asagi inip, Amazon'u bir de tersten gecip, Arjantin'e gelmek. Anlayacaginiz bir kere gecmek yetmedi, bu sefer Tabatinga'da biraz kalmak niyetim..Ersoy simdilik yorum yapmiyor ama, bakalim:))
Uctum , hayal kurmaya basladim yine. Ama her sefer boyle baslamadi mi?
Bu arada donunce bir anti-Lonely Planet forumu kurmaya karar verdim. Gereksiz, fazla yonlendirici ve de agir..Son zamanlarda da bakmiyorum bile, dedigim gibi gereksiz. Memlekete donunce elimdekilerin hepsini bagislamayi dusunuyorum, en azindan kutuphanede yer acilir.
Az kaldi, geliyoruz. Sali sabahi Turkiye'de olacagiz. Aslinda keyfimiz yerinde ama calismak lazim. Bir de ben yemek ozledim. Gelince bir Romali olmaya karar verdim. Sisene kadar yiyip, kusup, tekrar tekrar yiyecegim. Simdi anladim Romalilarin “Vomitorium”larini.
Bugun burada yine secimler vardi. Uc ay icinde benimbildigim uc ayri secim yapildi. O yuzden dun aksam altidan bugun geceyarisina kadar icki satisi yasak. Cok merak ediyordum Khao San'da nasil olacak bu is diye..Ickisiz olur bu adamlar..Ama dedigim gibi, satis yasak ama icmek degil. Zaten gercekten bira isteyen bulabiliyor. Buralilarla azicik muhabbet, ya da sokakta dogru yeri bulmak yetiyor. Biralar plastik kovalarda, gazetelere, torbalara sarili geliyor ama geliyor. Polis caddede devriye gezip duruyor ama icenlere dokunamiyor. Ne kadar moralleri bozuluyordur, dusunsenize..
Ama sokakta icecek satan bir anne-kizi enselemisler dun gece. Anneyi karakola goturmusler, kizi da hala bira satmaya calisiyor. Ceza 10.000 bahtmis, 350 lira civarinda. Zavallim “Simdi daha cok satmam lazim, yoksa annemi cikaramam” diye uzuluyordu.
Artik kalanini gelince anlatirim. Yarin ogleden sonra ucagimiz alkiyor, sali sabahi 5'te oradayiz.
Bakalim soguk nasil birseymis...
Hepinizi cok cok opuyorum..

1 Mart 2008 Cumartesi

SINGAPUR-YAPAY SEHIR

Singapur'un en cok Muhammet'ini, Mesture'sini ve de Talya'sini sevdim. Yani birkac ay once buraya tasinan arkadasim ve ailesi. Gelir gelmez bizi karsiladilar, hic de yalniz birakmadilar. Birlikte gezindik, akvaryuma gittik. Onlari gorunce ailemi gormus gibi oldum. Hele ki Mesture'nin bize yaptigi kuru fasulye- pilav, yaninda da en gerceginden yogurt ve tursu olunca..Bir de ustune cay..Midemin dolulugundan kipirdayamadigim icin yarim saatten fazla oturmak zorunda kaldim.
Singapur, seyyahlar arasinda yasaklariyla efsanelesmis bir sehir. O kadar cok yasak var ki gorunurde, ilk zaman insan nefes almaya bile biraz cekiniyor. Alistiktan sonra o kadar da yasak, daha dogrusu kontrol olmadigini farkettim. Ilk gunden sonra yesil isigi beklemeden bile karsidan karsiya gecebilmeye basladim, tabii benden once giden buralilarin arkasindan. Sokaklarda fosur fosur sigara ictim, izmaritini yere atmadan. Zaten yere cop atmak hic huyum degildir.
Bu efsaneler tisortlere bile konu olmus. Anlasilan Singapurlular artik bu yasaklara uymaktan cok, yasaklarin ununden para kazanmanin carelerine bakiyorlar.
Singapur minicik bir ulke, nufus da dort milyon civarinda. Sigmiyorlar tabii ki ulkeye. Villalar yok degil ama cogunluk dev bloklarda oturuyor, evlerin cogu da devlete ait zaten. Yeni bir ev almak isteyince, ciddi paralar odemek ve cogu zaman aylarca sira beklemek gerekiyor.
Disardan bakinca toz pembe bir goruntusu var Singapur'un. Ustteki piriltiyi kaziyinca bambaska gercekler cikiyor ortaya. Ulkenin kisi basi yillik geliri 35.000 dolar, her yer luks alisveris merkezleri ve markalarla dolu. Ustelik imitasyon da degiller, zaten bu konuda cok sert bir politikalari var. Ama bu aralar meclisinde kiyametler kopuyor,cunku en sonunda o yillik 35.000 dolari kazananlarin yarisindan cogunun ulke vatandasi bile olmadigi ortaya cikti. Burada calisan yabancilar kazaniyor. Bakanlar da soylenip duruyor, gencler disari kaciyor, baska ulkelerde yasamayi tercih ediyor diye. Burada hayat pahali, bir suru yasak var, daraltiyor gencleri. Gecen sene 38 bin bebek dogmus, oran gitgide dusuyor. Ve amcamlarin bir derdi de kime askerlik yaptiracaklari. Askerlik mecburi, iki yil. Ama gencler kacinca orduda da adam kalmamis, kara kara kendimizi nasil savunacagiz diye dusunuyorlar. Komsulari zaten Endonezya, Malezya. Malezya'yla da cok belli etmeseler de ufak capta kanli bicaklilar. Yani aslinda savas durumunda askeri acidan sanslari yok ama bu kadar buyuk sirket varken, zaten askere ihtiyaclari yok.
Ulke cok ama cok pahali. Malezya bile ufaktan pahali gelmisti ama burada bazi seylere gozunuzu kapamazsaniz, su bile icmeye korkarsiniz. Tek ucuz sey, taksiler. Hayatimda gordugum en duzgun taksiler ve taksiciler burada.
Ben buraya “Minik Londra” denmesini teklif edecegim...
Halk da ilginc. Bir Cin, bir Hint mahallesi de var normal olarak. Ve de surpriz surpriz, Cin mahallesi ne kadar bakimli, turistik, dukkanlarla dolu bir yerse, Hint mahallesi de tam tersi. Bizim kaldigimiz yer Hint mahallesinde oldugu icin eglendim aslinda. Bizim sirtcantali tayfasi bir sehrin dibine inmeyi iyi bilir, burada da hosteller ve ucuz oteller bu alana toplanmis. Biz de gecelerimizi burada bir bar-restoranda oturarak gecirdik cogunlukla. Bir cadde dusunun, cogu yikilmak uzere koloni donemi binalari. Bazisi tamir edilmis,sahibinin zevkine-ya da zevksizligine- gore boyanmis, bazisi da toptan terkedilmis. Hosteller, restoranlar, sircantali barlari, aralarinda da Hint gece klupleri, masaj salonlari. Ne olduklarini soylememe gerek yok sanirim.
Sokaktaki tipler de modern Singapur manzaralarindan cok uzak. Saronglu, geleneksel tipler, alisveristen donen aile babalari, hemen yanlarinda da pezevenkler. (Yok bu konuda deneyimim yok ama bir pezevenk gorunce de taniyayim artik, izin verin yani.)
Iste Singapur boyle bir yer. Her taraf agac ama beton bloklari anca kapatiyorlar. Gecen nehir, sehrin ilk kuruldugu yer, o kadar kirli ki ustunu betonla kapamislar cogu yerde. Hava kirliligi had safhada.
Bir de burada kimse kimseyi sevmiyor. Malaylar Cinlileri, onlar Hintlileri, musluman budisti, hindu muslumani. Herkes birbirinden sikayetci. Cogu zaman da haklilar ne yazik ki. Bu kadar farkli kokenlerden gelen bir suru insanin yasadigi bir yerin daha hosgorulu olmasini beklerdim dogrusu.
Bir de aklinizda bulunsun, gelirseniz buraya sigara ve sakiz disinda, palmiye yagi, motor yagi ve benzin de sokmak yasak. Zavallinin teki iki tane beser kiloluk palmiye yagiyla yakalandi da, gazetelerde haber oldu. Ustelik Malezya'da, burada bile degil. Anlasilan Malaylar sevgili yaglarini Singapurlularin ucuza almasini istemiyorlar.

27 Şubat 2008 Çarşamba

SINGAPUR

Buraya gelmemiz de olay oldu. Gece Ersoy yattiktan sonra benim yer ayirttigim sirketin cok sehir disindan kalktigini ogrendim. Trenden yer alamiyorum, kredi kartlarini kabul etmiyor. Diger otobus sirketleri de sorunlu. Baktim trende hala cok yer var, Ersoy'a dedim trenle gidelim, 8:15'te diye. Uyu arasinda yanlis anlamis, beni 8'de kaldirinca gitti tabii tren. Bir sonraki ogleden sonra, o kadar gec kalmak istemiyoruz. Atlayip otobus terminaline gittik, ama oradan kalkanlar bizim Fatiha Express hesabi. Neyse, birinin first classinda yer varmis da, atlayip o terminale gidip otobuse bindik.
Otobus harika, gecen sene benim bindigim bazi otobusler gibi. Koca, yatan koltuklar, her yolcuya ayri tv ekrani ve sadece 80 ringit. Sinirdan da cok rahat gectik, Iranli genc bir cift disinda kimsenin bavulunu acmadilar.
Bu Singapur siniri hakkinda cok sey duymustuk. Sakiz yasak, sigara yasak...Dogruymus ama tipinizi duzgun gorunce pek ugrasmiyorlar. Ersoy yanmisti yoksa, cantasinda bir suru sakiz vardi. Ben zavalliysa sadece 2 paket sigarayla girdim buraya. Kotu oldu, hele de burada bir paketin 10 lira oldugunu dusunurseniz. Idare edecegim artik, nasil olacaksa?

Yalan soylemeyeyim, Singapur'da internet isi zor geldi, yollayamadim. Aslinda su anda havaallanindayiz, Bangkok'a donuyoruz. Orada biraz vakit olunca yazarim artik buralari.

SON 6 GECEMIZ...HAFTAYA MEMLEKETTEYIZ...

TAWAU-KUALA LUMPUR

Sabahin yine korunde geldik. Bir taksiye binip, kutsal Lonely Planet'in tavsiye ettigi otele gittik, dolu. Zaten kitaptaki en kisa bolumlerden biri buraya ait, adamlar bir sayfa bile ayirmamislar Tawau icin. Taksici amca bizi aldi, dort yildiz bir otele goturdu, 100 ringite okey dedik. O saatte yapacak bir sey yok ve biz de cok yorgunuz. Epeyden beri boyle gercek bir otelde kalmamistik. Asansor var, anahtar yerine kart, gercek bir banyo, LCD televizyon. Hatta ertesi sabah ben kahvaltimi odaya bile getirttim( Sadece 5 lira). Esyalari asagi birakip dolasmaya cikmadan hesabi odeyeyim dedim, 143 ringit aldilar. Nasil olur falan derken, sorumlu geldi, bu sefer bizden 95 aldilar. Yani anlastigimizdan bile az. Bir de benim kahvaltiyi yanlis odaya yazmislar, allahtan durustuz de, resepsiyoncularin cebinden cikmadi. Cok hosuna gitti calisanlarin.
Sehir gercekten cok cok normal, ufak bir yer. Butun gun bizden baska yabanci bile gormedik ortalarda, hatta ogleden sonra internet ve yemek icin oranin en luks oteline gittigimizde bile. Hele balik pazarinda kiyamet koptu, herkes selam verdi, muhabbetler, fotograf cektirmek icin yarismalar. Inanilmaz eglendim.
Havaalani yine uzak, 30 kilometreden fazla. Taksiye 38 ringit odedik bu sefer. Ucak tabii ki Air Asia. Tamam, ucuz ama bacaklarinizin sigmayacagini ve 15 kilodan fazla esya almamaniz gerektigini unutmak lazim. Ben her zamanki gibi asiri yuk sorununu butun kitaplari ve agir mallari ufak sirt cantamda tasiyarak astim. Yoksa fena para oderdik..
Bu Air Asia isine alismak lazim, daha Singapur-Bangkok var sirada.
Ve yine Kuala Lumpur, yine Pujangga Homestay..
Havaalanindan taksiye binmek de sart degil bu arada, adam basi 15 ringite sizi otelinize kadar goturen minibusler var. Ama biz zaten gec geldik, sehre de epey yol var, bileti havaalanindan alip, 62 ringite gittik sehre. Esyalari odaya atip, Ceylon Bar'da Payzin'la bulustuk. Onu gormeden buradan ayrilmak istemiyordum dogrusu..
Yarin Singapur'a yola cikiyoruz.

KOTA KINABALU-BORNEO

Iste boyle geldik Kota Kinabalu'ya. Burasi Borneo adasinin Malezya tarafindaki iki eyaletinden Sabah'in baskenti.Sehir oyle cok buyuk degil, yuruyerek yarim gunde heryeri gormek mumkun.
Kaldigimiz hostel harika bir yer, adi Red Palm. Bizden once uc Turk daha kalmis burada ama adllarini bilemiyorum, belki Muratlardir. Kahvalti dahil iki kisi icin 60 ringit veriyoruz. Aslinda ilk girdigimizde icerde sigara icilmedigini gordugumde epey bozulmustum, meger arkada guzel bir balkon varmis. Zamanimin cogunu orada gecirdigimi tahmin edersiniz herhalde.
Burasi ufak bir yer, yeni acilmis zaten. Odalarin ayri banyosu yok ama o kadar temiz bir yer, sahipleri de o kadar guleryuzlu ki, ortak banyolari kullanmak umurumda degil. Hatta banyo koridorunu o kadar begendim ki, evinkini de oyle yapmayi dusunmeye basladim. Yer beyaz cakil taslariyla kapli, yurumek icin tahtalar var aralarda. Taslari falan bulurum da, banyo kapisini nasil acilir hale getiririm, onu dusunuyorum.
Dedigim gibi, balkonda epey zaman gecirdim. Internetimiz var, balkon da arkadaki, iki binanin arasindaki avluya bakiyor. Ilk sabah cok hostu, bizim caddede her pazar sabahi bir pazar kuruluyor, kalani da arkaya kurulmustu. Koylu teyzeler mallarini satiyordu.
Bir kere fena halde korktum orada. Koltuga kurulup, cayimi almisim, kitabimi okuyorum ki, kocaman bir sey cikti koseden. Dev gibi bir fare. Bos bulundum, bir ciglik attim, Ersoy, resepsiyondaki kizlar hemen kostular. Utana utana “Sadece fare” dedim, herkes guldu halime. Farecik megerse hergun oradan birkac kez gecermis. Daha sonra ben onun gelip gitmelerine cok alistim ama anlasilan bu sefer zavalli benim ciglligimdan korkmus. Ben oradayken gecememeye basladi. Ayaklarimi kaldirdim, kipirdamadan durdum rahat gecsin diye, nafile.
Bu arada ilk gordugumde dev sandigim farenin sadece yirmi santim oldugunu da utancla farkettim.
Burada ilk birkac gunumuz ortalarda dolanarak gecti. Ilk gun Mabau'dan arkadaslarimiz Hannah ve Martin de geldi, aksamlari onlarla takildik. Sonunda onlar Endonezya'ya dogru yola cikti, biz de gunlugu 100 ringite bir Kancil kiralayip daga dogru iki gunluk bir yolculuga ciktik.
Kancil, Proton'un bir modeli. Cok komik bir araba, minicik, motor sadece 650cc. Deposu 22 litre, fullemek de 40 ringit tuttu. Son gun 5 ringitlik daha benzin alinca, 400 kilometreden fazla yolu 15-20 liraya yapmis olduk. Eh benzinin litresi 70 kurus olunca...Ah memleketim dedim yine icimden..
Arabayla ilgili tek derdimiz milletin bana gulmesi oldu. Sofor koltugunu ne kadar geriye alsam da, binerken egilip bukulmek zorunda kaliyorum, bacaklarim zor giriyor. Hal boyle olunca da Malezyali vatandaslara fena halde espri malzemesi oldum.
Ilk gun once 150 kilometre kadar ilerdeki cay bahcelerine gittik. Gec gittigimiz icin fabrikayi gezemedik, Ersoy cok uzuldu. Cunku arada tropik bitki ortusu olmasa, yesilligiyle, tepeleriyle ayni Karadeniz.
Oradan kaplica bolgesine gittik. Yine yagmur ormaninin icinde tabii ki. Su bana biraz soguk geldi, yoksa mayom falan hepsi yanimdaydi. Zaten suya girsen de girmesen de 15 ringit giris odeniyor. Ayni bileti nasil olduysa ertesi gun Kinabalu Dagi Parki'na girerken de kullandik. Aslinda ayni gun kullanmak gerekiyormus ama adama benim bileti gosterince gecirdi bizi.
Bu arada da kaplicalara geldigimizde onu alalim, bunu birakalim derken arabanin anahtarini icerde unutup, kapadik kapilari. Al sana bela! Ben bir yandan kizip, bir yandan arabanin kapisini, camini nasil sokerim derken Ersoy hemen yandaki arabadan bizimle ayni anda inen gencleri cagirdi. Gencler nedense hic sasirmadan, fazla da dusunmeden, cikardilar bagajlarindan uzun, metal bir cetvel, bir iki denemeden sonra aciverdiler kapiyi. Bizdeki sansa bakin, o kadar insan varken tam da araba hirsizlarinin yanina dusmusuz! Nedirler bilemiyorum ama sagolsunlar. Yoksa biraz sonra baslayan yagmurda ne olurdu halimiz bilemiyorum.
Korkunc bir yagmur altinda milli park girisine dogru yola koyulduk. Bu arabayla bu yolarda hizli gitmek zaten zor, yagmur da eklenince iyice dustu hizimiz. Bahanesiyle soforlerin neden yagmur yaginca klimayi iyice actiklarini anlayip hak verdik adamlara, cam acmak falan yetmiyor, camin bugusunu temizleyen tek sey klima, baska yolu yok.
Giderken kalacak iki yerin brosuru vardi elimizde. Ilki turizm ofisinden aldigimiz Rose Garden. Gittik, oda 87 ringit, kalalim artik dedik, tam esyalari tasidik ki, sigara icilmez tabelasini gordum. Kadina nerede icebilecegimi sordugumda “Disarda” dedi, benim kafa atti. Bu havada nasil cikayim disari? Zaten yeri de pek begenmemistik, esyalari geri yukleyip ciktik oradan. Ikinci durak hostelin tavsiye ettigi D'Villa oldu. Oda fiyatini kahvalti dahil 100'den 80'e indirdiler, ben odaya bakmaya gittim. Tam suit gibi, TV, sehpa, iki koltuk banyoya da gecilen giris kisminda, dev gibi bir oda...Ama beni tavlayan balkon oldu. Karsidaki daglara ve tepeden vadiye bakiyor. Epeydir o kadar guzel bir dag manzarasi gormemistim. Ustelik tam odanin onunde araba icin ozel yer de var. Tek sorun restoranin karsida olmasi. O aksam yanimizdakilerle idare ettik.
Butun gece araliklarla firtina devam etti. Bir ara epey korktum. Gazetelerde durmadan buralardaki sellerden, heyelanlardan bahsediliyor. Hemen yakinimizdan 3000 kisi bir gun once tahliye edilmis. Yollardaki heyelanlari, temizleme calismalarini biz de gorduk zaten. Biz de tam yamactayiz, ya kalkip kendimizi vadinin dibinde bulursak diye aklimdan gecmedi degil.
Ama yagmur yagmadigi anlar muhtesemdi. Mukemmel sessizlik...Sabah kuslarin, boceklerin otusu bile o sessizlikten sonra beni epey rahatsiz etti dogrusu.
Kahvaltiyi anlatmadan gecemeyecegim, epeydir o kadar zenginini gormemistim cunku. Her yerde tost ekmegi, margarin, jolemsi bir recel ve cay ya da kahve . Burada ise yumurta, sosis, ekmek,tereyag, recel, tatli corek, domates, salatalik, portakal suyu ve cay ya da kahve. Nasil da guzel geldi ama...
Milli parkta asil girise kadar araba yolu var, isteyen patikalardan da cikabiliyor. Ama giristen sonra tek basiniza dort kilometre kadar tirmanmak da mumkun, ondan sonrasi icin 100 ringitlik izin ve rehber sart. Hava zaten keyifsiz, bulutlar asagida, manzara bile gorulmuyor. Selale manzarasina cikalim dedik, durum ayni. Biz de yavas yavas yola dustuk.
Yolda manzara yine cok guzel, ama bu sefer sisten. Dagdan inene kadar kurtulamadik. Yine de yoldaki tabelalardan birinin fotografini cekebildim. Yuz kusur kilometre yolun her tarafinda bir kilise tabelasi. Hepsi birornek ve hepsi de ayri bir aziz adina. Bunlar Cin asilli Malaylarin koyleri, misyonerler iyi calismis buralarda anlasilan. Sehre yaklasinca da “Butun Azizler” kilisesini gorunce hic sasirmadim. O kadar kilise ve azizden sonra buna koyacak baska isim kalmamis:))
Sehre dondugumuzde hazir araba varken gitmedigimiz taraflara da gidelim dedik, birsey yokmus. Kalan zamani otogara yakin bir alisveris merkezinde gecirdik. Daha dogrusu Ersoy kahve icip, internete girerek, ben ise otoparkta kitap okuyarak. Orada da sigara yasakti da...
Arabayi teslim edip, otobuse bindik.
Bu sefer fatiha yoktu ama sofor hiz ibresini kirmaya karar verdiginde, okusamiydi diye de dusunmedim degil.
Bu yolculugu hic anlatmayacagim, bir onceki yazidaki cis, durian disindaki hersey ayni.Sadece otobus biraz daha rahatti.
Ama burada bir daha asla otobuse binmemeye yemin ettim o gece.

18 Şubat 2008 Pazartesi

FATIHA EXPRESS

Hayatım boyunca bir sürü “çok kötü” başlığı altında toplayabileceğim yolculuk yaptım, ama Borneo'da Semporna-Kota Kinabalu arasındaki yolculuğum kesinlikle ilk üçe girer, o yüzden ayrı bir başlığı kesinlikle hakediyor. 
Bu yolculuğun biletini daha Sipadan'a gitmeden önce acentaya aldırtmıştım. İşte hata bir. Üşenme, kalk git al kendi otobüs biletini işte...Ama ne yazık ki onlara aldırdım, böylece kaderimiz bağlanmış oldu.
Otobüs aksam 7:30'da. Biz de erkenden yüklendik çantaları, geldik söylenen yere. Baktım ilerde bazı otobüsler var, oraya gittik. Bilete de düzgün bakmadım ya, bunlardır herhalde, iyi, otobüsler güzel diye düşünüyorum. Ama bileti çıkarınca o şirket olmadığını gördüm. Tarif ettiler, yakınmış, gittik Kinabalu Express durağına. Otobüsü görür görmez eyvah dedim ama iş işten geçmiş, otobüs kalkmak üzere, gideceğiz artık. Bir yandan da kendimizi teselli ediyoruz, daha kötüsünü de gördük diye. Nasılsa dokuz saat yol, uyuya uyuya gideriz artık. Başımıza gelecekleri bilmiyoruz ya daha! Bindik otobüse, yerimize oturduk, tam şöför arkasındayız. Saat geldi geçti ama hala kıpırdamıyoruz. Bir baktık ki, şöför arabanın altında birşeylerle uğraşıyor. Lastiğe de bakıp duruyorlar, galiba sorun frenlerde. O kadar iyi niyetliyiz ki, bagajlar dolup, içeri eşya alınmaya başladığında bile, normal deyip geçtik. Herkes bindiğinde şöför kapıyı, ışıkları kapatıp aldı mikrofonu eline, ciddi bir ses tonuyla birşeyler anlatmaya başladı. Arada "inşallah"ı yakaladık. Sonunda "Hadi bakalım,Fatiha" dedi ve herkes başladı dua okumaya. Kardeşim yola çıkıyoruz, oku başka bir dua, illa fatiha mı olması lazım. Anlayın ruh halimizi..
Ve otobüs yavaş yavaş hareket etmeye başladı.İlk başta sakin sakin gidiyordu ama şehir dışına çıkar çıkmaz gaza bir yüklendi bizimki. Frenlerde sorun olması ihtimalini bile düşünmemeye çalışıyorum bir taraftan. Dar yollar, iki şerit, hava kararmış, yağmur son hız ve bizim şöför bir yandan bastıkça basıyor, üstüne genelde de ters şeritten gidiyor, bir yandan da ya şarkı söylüyor, ya muhabbet ediyor, arada da telefonla konuşuyor. Bir seferinde de direksiyonu bırakıp, kulağına damla bile damlattı adam.
İçerde bir de buram buram durian meyvesi kokuyor. Kötü kokusu yüzünden bazı yerlerde bu meyve yasak. Sevenleri olsa da sevmeyenleri hiç de azımsanamayacak kadar cok. Ben sevmeyen grubundayım ve bir tanesi şöför amcamın önünde açık duruyor. Arada muavin koku sıkmasa, çok fena halim. Ben durian kokusunu bastırmak için sanıyordum ama bu koku işi de başkaymış, sonradan anladık...
Bir ara ortalık hareketlendi, herkes yerdeki eşyalarını kucağına almaya başladı. Fenerle bir baktık, arkadan su geliyor. Islanmadan aldık çantaları kucağımıza. Biz hala bunu sadece su sanıyoruz tabii..Otobüs tavandan su aldığı için...Meğer yolcu kadınlardan biri tuvalete kadar gideme, indir donu, işe otobüsün ortasına. Su sandığımız çişmiş meğerse. Kadıncağız derdini mi anlatamadı, yetişemedi mi tuvalete, bilmiyorum. Ama biraz sonra yolun ortasında indiriverdiler kadını- ve yanındaki 7-8 yaşlarındaki kızı- otobüsten. Bir de muavin dalga geçti kadıncağızla. Sebebini bilmiyorum ama giydiği yeleğin arkasındaki kızıl haç arması yüzünden olmuş olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Fakirlik her yerinden akıyordu zavallımın. Azıcık dil bilsem birşeyler yapardım mutlaka. Ama o kadar hızlı oldu ki, ben otobüsten atıldığını farkettiğimde hareket etmiştik bile.
Gece yarıma kadar durmadık. Şöförümüz ralliye devam etti, klima sonuna kadar çalıştı. Üstümdeki iki uzun kolluya ve sarındığım havluya rağmen titremekten uyuyamadım. Bu arada arabadaki çişli su seviyesi de gitgide arttı.
Üstüne bir de ısınan balatalar yüzünden ikide bir durmak zorunda kaldık. Her duruşta otobüsün iki yanından dumanlar, yanık lastik kokusu yükseldi. Birşey olsa duramayacak adam, farkında değil. Ya da umurunda.
Muavin elinde sprey kutusu, içeri koku sıkmaya devam etti. Durian kokusu, çiş kokusu, bir de yanık lastik. Dünyada bunlari geçirebilecek kadar güçlü parfüm olduğunu sanmıyorum.
Kota Kinabalu'ya vardığımızda kendimizi arabadan nasıl attığımızı bilemedik.
Bir sigara yakıp gökyüzüne baktım.
Ve ben en sonunda anladım neden şöförün başka bir dua değil de FATİHA okuduğunu...

MABAU-SIPADAN

Sipadan birkac yil once korumaya alindigindan beri adada konaklama yasak. O yuzden oraya en yakin konaklama yeri Mabau adasi. Yine de kalacak cok az yer var. Pahali bir-iki resort, bizim kaldigimiz Uncle Chang'in(Chang Amca) yeri ve baska bir acentaya ait olan eski petrol arama platformu. Biz oraya geceligi butun yemekler, gun boyu cay,kahve,sandvic ve icme suyu dahil adam basi 50'ser ringit verdik. Odalar cok basit, icerde bir yatak, bir masa ve ayna ve bir vantilatorden baska birsey yok. Bir de banyo var ama anlasilan insaati daha bitmemis, kullanmak mumkun degil. Butun odalar ayni durumda, duslar, tuvaletler ortak, sicak su yok hatta herkes ayni anda dalistan dondugunde dus sayisi yetmediginden, kovalardan dokunerek yikandim bir-iki kere. Yine de keyfimiz pek yerinde. Butun tesis tahtadan ve suyun ustune yapilmis, arada canin isterse atla suya yuz. Hatta biraz ilerimizde deniz bir anda derinlesiyor, yuzlerce metre oluyor. Al maskeni, git balik seyret.
Dedigim gibi ada ufacik, bir tane restorani var. Voleybol sahasi hemen onunde, cami de ilersinde. 5 ringite San Miguel birasi satiyor. Aslinda bu bira Filipinler'den ama oraya o kadar yakiniz ki, ilk geldigimizde bize Filipinler'e hosgeldiniz demislerdi. Adalilar kendilerini daha cok orali sayiyor. Sigara da aynen, Malezya marlborosu 8.20, Filipinler marlborosu 3 ringit.Filipinler mali olani tavsiye ederim.
Yemekler hakkinda yorum yok, adada birkac ufak bakkalda taze sut bile bulunmuyor, o yuzden bazen ne bulduysam yedim, bazen de ac kaldim. Ve yine umurumda degil, gece dibimize kadar gelen dev kaplumbagalari gorunce, aclik falan kalmiyor.
Bir de buranin en sevdigim yanlarindan biri de calisanlari oldu. Nasil guleryuzlu, nasil iyiniyetliler. Burada calisiren eglendikleri de hemen belli oluyor. Gunun hangi saati olursa olsun , isi olmayan minderlerde uyuyor, gitar ya da bateri caliyor, sarki soyluyor. Bateri ayri bir olay zaten. Eski tencere kapaklari, bidonlardan yapilmis, acayip calisiyor ve sesi de cok hos. Ersoy fotograflarini cekti, mutlaka bir bakin.
Bateriyi bir de yeni birileri gelirken ya da adadan ayrilirken soyledikleri sarkida mutlaka kullaniyorlar.Tabii bir de arada verilen partilerde de mutlaka canli muzik var. Sarki cok eglenceli, Ersoy sozlerini ve akorlarini aldi, isteyen dinler artik.
Simdi isin ozune doneyim, adaya gelir gelmez odamizi aldik, esyalari birakip, Sipadan'a dalisa gittik. Mabul'dan Sipadan havaya gore yarim saat kadar suruyor. Orada her dalistan sonra adaya donerek uc dalis yaptik. Ne diyeyim? Dunyanin en guzel dalis yerleri derken cok haklilar. Gorulen baliklar, mercanlar muthis. Anlatmam mumkun degil. Ama benim en cok hosuma giden seylerden biri de oradaki dalislarin hemen hepsinin duvar ya da resif dalisi olmasi. Bir yerde derinlik 2.5 metreyken, duvari gormek harika. Hele de derinligin orada 600 metre olmasi. Tabii, 600 metreye inilmiyor, benim maksimum derinligim 24 metre oldu ama yetti. Dokunarak gecen kaplumbagalar, kendi havasinda gezinen kopekbaliklari, binbir cesit mercan baligi...Duvarin yaninda durup yuzeye baktigimda kendimi kaya tirmanisindaymisim da, etrafimi kelebekler sarmis gibi hissettim. Asagisi? Hic sormayin, derin, cok derin ve cok karanlik. Yukseklik korkusu olanlar burada hayatta dalamaz, hatta snorkel bile yapamaz. Cunku snorkel yaparken de bircok sey cok net goruluyor, dalinca goruldugu kadar yakin olmasa da.
Burada yuzmeden olmemek lazim.
Adayi bu kadar korumalari bu yuzden iste. Bir zaman once butun otelleri yikip, ozel bolge ilan etmisler. Zaten birakin konaklamayi, ozel izin olmadan sahildeki iskeleden sadece 50 metre kadar ayrilabiliyorsunuz. O da sadece tuvalete gitmek icin.
Gunde de sadece 100 kisiye izin veriyorlar, dalmak icin, snorkel icin ya da sadece sahilde oturmak icin, farketmez. O yuzden her dalis merkezinin bir kotasi var. Kurallar cok acik ve sert, izin yoksa dalis yok.
Cok zor ayrildik oralardan..

13 Şubat 2008 Çarşamba

BORNEO-SEMPORNA-SIPADAN

Geldik en sonunda Borneo'ya da. Sagolsun Air Asia, gidis-donus billetimiz iki kisi 360 TL. tuttu. Neredeyse uc saatlik ucus KL'dan. Tawau'dan da taksiyle bir saat, 95 ringit. Yolu fazla hatirlamiyorum, daha ucak havalanmadan uyudum, gozumu Tawau'da actim, taksi bulduk ve ben Semporna'ya kadar yine uyudum. Arada tek gordugum palmiye yagi plantasyonlari oldu.
Burada ilk once Scuba Junkies'e gittik, yer yok. Ustelik Sipadan dalislarinda ayin 20'sine kadar yer yok. Sipadan'a gunde sadece 100 kisi aliniyor, o da izinle. Her dalis sirketinin bir kotasi var, onu gecemiyor. O yuzden ozellikle yuksek sezonda gelmek isteyenler bence en az bir ay onceden rezervasyon yaptirmali.
Burada Dragon Inn'de yer bulduk. Suyun ustune yapilmis, ahsap, uzun evlerden olusan bir otel. Yatakhanede kisi basi fiyat 15 ringit. Ama biz yine ayri oda alinca 66'ya cikti. Kahvalti dahil ama ben denemedim bile. Ya bir dilim yagli,recelli ekmek ve cay ya da kahve, ya da kizarmis muz ve cay ya da kahve. Ersoy gitti ama pisman oldu.
Burada dalis icin birkac yer var, hepsi hakkinda iyi ve kotu seyler yazilmis. Malzeme, konaklama, vs..hakkinda. Ben Sipadan Divers dusunuyordum ama aksam Bruce orada bir gun once hemen herkese kotu hava verildigini soyleyince caydim. Su altinda mazot solumak hic hos olmaz.Yarin icin mucizevi bir sekilde Uncle Chang'da yer bulduk, aldik hemen. Iki gece de Malau'da yine deniz ustu platformlarinda kalalim diyoruz. Bakalim...Hava cok kotu, dun fena halde yagmur vardi, bugun aksam da ruzgar basladi. Hani dalinca tamam da, deniz ustu pek hos olmuyor.Sansimiza artik.
Semporna ufacik bir kasaba. Ilginc olan tek tarafi dalgiclar disinda kimse gelmedigi icin hala "normal" olmasi. Camisi, kocaman bir pazar yeri var. Baliklar sudan ucuz, kilosu 3-6 ringit, yani 1-2 lira. Ah, bir de pisirecek yer olsa..
Iste boyle, yarin sabah Malau'ya ve Sipadan'a gidiyoruz. Ben dalacagim, Ersoy snorkel takilacak. Zaten gelenlerin yarisindan azi dalgic, ilginc bir sekide...
Hava pek fena, hani memleketteki gibi kar yagmasa da.........
Bu arada unuttum
GONG XI FA CAI
FARE YILINIZ KUTLU OLSUN!

TAMAN NEGARA

Yine merhaba,
Taman Negara'yi anlatacaktim ama Ersoy cok guzel anlatmis, benim yazmama gerek kalmadi. Ama yine de bir-iki sey eklemek istiyorum.
Giden olursa, tur falan almasin. Trekking yollari nehrin karsisinda kaliyor ama nehri gecmek sadece 1 ringgit.Patikalar gayet guzel isaretlenmis, haritalar muhtesem olmasa da is goruyor. Koyde kalacak yer bulmak zor degil, bizim sanssizligimiz tam cin yeni yili zamani gitmek oldu. Ve yer yok deseler de var, yatakhanede kalmak sartiyla. Ustelik ucuz da. Ben aslinda daha fazla almadigimiz icin pisman oldum, orman icinde geceyi gecirebileceginiz ahsap, yuksek kulubeler var. Orada kalmayi cok istedim ama hem zaman kalmadi, hem de malzemem yoktu. Gece cok soguk olabiliyor, ona gore gitmek lazim. Bizimse yanimizda benim bir uzun kollu tisortum ve de incecik pamuklu bir gomlek disinda birsey yoktu.
Kanopi yuruyusunde ve de gece safarisinde cok eglendim. Ersoy demis ya, yabani kediyi bir tek Arzu ve rehber gordu diye..Dogru. Cunku kamyonetin arkasina sigamayinca ve de tabii ki kimse icerde gitmk istemeyince rehber kim yanima gelmek ister diye sordu. Tabii ki yine tek akilli ben ciktim. Yanim dedigi yer, kamyonetin tepesi. Altimizda ince bir minder yerlestik tepeye. Ersoy arkadan bana sesleniyor, iyi tutun diye. O an merak etme tutunurum dedim ama yalan. Cunku oyle tutunacak yer falan yok. Ilk basta biraz zor geldi ama bagdas kurup, dengemi de saglayinca sorun kalmadi. Aslinda hele de o koca cukurlara girip ciktikca daha da cok eglendim. Sonucta hayvan goremedik ama ben kamyonet tepesinde nasil gidilecegini iyice ogrendim...
Zaten kaldigimiz yer daha bir vahsi geldi bize. Burada bir cins bocek var, yilin cogunu toprak altinda gecirip sadece ciftlesme zamani cikiyor, yumurtalarini biraktiktan sonra da oluyor. Biz tam o zamana denk geldik. Hava kararinca hayvanlar nerede isik varsa oraya hucum ediyor. Fena halde kor, biraz da aptallar. Insana zararlari yok ama o kadar kocamanlar, o kadar korlemesine ucuyorlar ki, insanin odunu patlatiyorlar. Hele de sesleri- aslinda ciglik demek lazim. Hollywood'daki uzayli filmlerinin yapimcilari kesin bunlari gormuslerdir. Kendimi bir uzay filminde yavru yaratiklarin arasinda kalmisim gibi hissettim.
Sayelerinde geceleri tuvaleti kullanamadik. Tuvalet disarda, isigi da acik olunca, butun geceyi orada geciriyorlar. Emin olun pantolonununz inik halde, basinizin ustunde yaratiklar ucarken hic bir sey yapamiyorsunuz. Sonunda hepimiz disarda hallettik islerimizi...
Kuala Lumpur'da son gun Ersoy disari cikti, bense aksama kadar film seyredip, aksam ciktim. Hava cok sicak zaten, kipirdanmiyor. Biraz alisveris yapip, donup yemek yedik. Iki gundur Ersoy bana yogurt ve patates kizartmasi getiriyor, benden mutlusu yok dunyada.
Son gecemizde Payzin bizi evine davet etti. Oturup Turk muzigi dinleyerek muhabbet ettik, ickilerimizi ictik. Nasil da guzel geldi ama...
BU ARADA KUALA LUMPUR'A GELECEK OLAN OLURSA LUTFEN BANA HABER VERSIN. PAYZIN'A RAKI GONDERMEK ISTIYORUM, KIZCAGIZ COK OZLEMIS. VALLA.BUTUN MASRAFLAR BENDEN....

10 Şubat 2008 Pazar

KUALA LUMPUR VE TURBAN HIKAYELERI

Bu sene cok tembelim, degil mi? Malezya'ya geleli tam bir hafta oldu bugun. Gecen gun konusuyorduk da, nedense hep pazar gunune denk geldi bir yerlerden ayrilmamiz ya da bir yerlere varmamiz. Bugun yina pazar ve Taman Negara'dan yeni donduk tekrar Kuala Lumpur'a.
Burasi ilk bakista gokdelenleri, kocaman caddeleriyle insana Istanbul'un on kati bir yere gelmis hissi veriyor. Ama haritayi alip yurumeye baslayinca, mesafelerin ne kadar kisa oldugunu gorunce, hele de nufusun sadece iki milyon oldugunu ogrenince havasi sonuveriyor. Sehir anladigim kadariyla enine degil, boyuna buyuyor durmadan.
Bugun gazetede vardi, gecen sene tam yirmi milyon turist gelmis buraya. Cogu da anladigim kadariyla alisveris icin. KL'de heryer dev gibi alisveris merkezleriyle dolu. Gunduz disarda dolanirken kimseyi gormezken, bir alisveris merkezine girince herkesin oralarda oldugunu goruyorsunuz. Yerin alti bir sehir haline gelmis, hatta biz ilk gunlerde bir alisveris merkezinin icinde supermarket ararken, daha sonra da cikarken bir guzel kaybolduk. Tam labirent. Ben pek alisveris merkezi insani degilimdir, ama arada bazi seyler icin Cevahir'e gittigim olur. Buradaki cogu merkez cok farkli. Adi mall ama daha cok yeralti Mahmutpasasi'ni andiriyor. Yeni acilanlar ise daha buyuk, ferah ve tabii ki pahali. Oralarda hepsi gercek markalar, taklit mal yok cunku.
Biz buradayken bir daha yeni yili kutladik. Bu sefer Cin Yeni Yili'ni. Boylece de fare yilina da girmis olduk. O yuzden heryer pek hareketli. Zaten burada bir bayram kutlanmadigi zaman cok az, musluman, cin, hindu, budist derken bayramlar neredeyse butun yil suruyor.
Herkesin malumu, burasi resmen musluman bir ulke, hatta uc eyaleti de seriatla yurutuluyor. Her eyaletin bir krali var, beser yil sureyle, donusumlu olarak ulkeyi yonetiyorlar. Ama sokakta her tur insan var. Acik giyimli Cinliler, basi bagli Malaylar...Tek gormedigim carsafli kadinlar oldu. Pardon, iki tane gordum, Suudi turistler iste. Giyim, vs... konsunda bir kisitlama yok. Ama bazi yerlerde icki satilmiyor. Buyuk supermarketler de de aksam 9'dan sonra bira disinda satmiyorlar. Biz ilk bir supermarkete gittigimizde bir sise whisky ya da rom alayim dedim. Meger saat dokuz olmus. Vermediler ama ortalik cok kalabalikti. Kasiyer cocuk gizlice "Yarim saat sonra gel, burasi bosalir, ne istersen alirsin" dedi. Daha sonra da Taman Negara'da iki luks otelden baska yerde bira bulamayacagimizi ogrendigimizde acentaci hanim bana "Sen ne istiyorsan soyle, ben sana yarin sehirden getireyim" dedi. Ve de getirdi..Ersoy'la ben aksam yemeginden sonra restoranda ortalikta hic saklamadan biralarimizi icerken tek aldigimiz tepki, garsonlarin bize bakip kikirdamalari oldu. Tabii Malay ailelerin onaylamayan bakislarini saymazsak..
Alkolik olmus degiliz, sadece burada biz normal, rakisini seven Turklerin nelerle karsilasabilecegini anlatmak istiyorum. Icki diger ulkelerle karsilastirildiginda pahali ve heryerde yok, ona gore gelin....
Buraya geli gelmez Vietnam'da tanistigimiz Payzin (Kendisi Ankarali'dir) bizi yemege davet etti. Yeni acilmis, Pavillion Mall'da Bosphorus Turk restorani. Sahibi tabii ki Turk. Yemekler de once pahali gelse de gercek Turk yemegi bulunca, yer de bu kadar hos, kaliteli oluncma onemi kalmiyor. Aylardir ilk defa tam anlamiyla agiz tadiyla yemek yedik burada. Sagolsun, Payzi bizi hic yalniz birakmadi isi el verdigince buralarda.
Dedim ya burada fare yilini kutladik diye, ben kendime yine bir parti buldum. 6'si aksami Ersoy'un dogumgununu kutlamak icin Trade Hotel'in 32. katindaki Sky Bar'a gittik. Tam ikiz kulelerin karsisinda, kaliteli, cok guzel bir mekan. Dondugumuzde epey gec olmustu ama ben biraz bahcede oturmak istedim. Baktim, herkes ayakta, karsidaki Cinli ailenin cocuklari bile yatmamis. Bir de bir yerlerden muzik sesi geliyor, bir gidip bakayim dedim. Bizim alt sokagi kapatmislar, heryerde masalar, bir sahnede karaoke yapanlar, yiyip icenler. Parti var, dururmuyum? Girdim ama hic yabanci yok, bakinirken bir masada uc-bes yabanci gordum, gidip "Sizinle oturabilirmiyim?" dedim, aninda ayaklandilar, oturttular beni masaya. Bira isteyip istemedigimi sorunca isterim dedim ama ben de almaya onlarla gittim. Malum, odeyeyim de ayip olmasin hesabi. Aldim birayi, basindaki adama sordum, ne kadar diye. Birsey dedi, anlamadim, para uzattim, almadi. Meger bedavaymis. O aksam orada baklava kadar tatli kizarmis etler, Ersoy'un kokusuna bile dayanamadigi kurutulmus kalamarlar, ve en sonunda gercek kuzu tandir bile yedim. Isin kisasi, onume ne konduysa...Ictik, muhabbet ettik, bir ara kendimi oranin yerel travestisiyle bira tartisirken bie buldum. Cok ama cok eglendim. Ersoy geri geldigimde saatin 4:30 oldugunu iddia ediyor. Hic bir fikrim yok..
Bu arada neden herseyin bedava olduguna gelince..Bizim kaldigimiz yer de dahil olmak uzere bu mahalle alisveris merkezlerinin, gokdelenlerin arasinda bir vaha gibi. Binalarin cogu koloni doneminden ve yasayanlarin cogu da Cinli. Ozellikle de partinin yapildigi sokagin iki tarafindaki bloklar tamamen Cinli ve koruyuculari da 80 kusur yasinda bir amca. Amca diyorum, bu bilgileri yegeniyle muhabbet ederken ogrendim. Meger bu blokta yasayanlar yaklasik on yildir her sene boyle bir parti organize edip, kendileri finanse ediyormus. Bu sene "koruyuculari" yani yerel mafya babasi masraflarin cogunu karsilamis.
Daha ne diyeyim, hayatimda ilk defa bana bir Cinli gibi davranilmasi hosuma gitti. O kadar kalabalik icinde biz birkac yabanciyi el ustunde tuttular, ardniyetsiz eglendiler.
Yine de biz orada eglenirken sokagin basindan bakip,iceri gelmeye cesaret edemeyen yabancilara acimadim degil.
Dedigim gibi, coookkk eglendim. Darisi gelecek seneye, bakalim gittigim yerde bir Cin mahallesi bulabilecekmiyim?
Cok gec oldu, aslinda Taman Negara'yi da yazacaktim ama yarina kalsin. Yarin burada son gunumuz, Borneo'ya gitmeye karar verdik te.........
Az kaldi gibi, ah memleketim benim..
NOT: Memleketimde turban yasallasmis.Daha dogrusu basortusu..Nasil?
Malezya modeli deyip duruyorlar, buradaki ac insanlari hesaba katmiyorlar anlasilan. Hem beni burada kolumun on santimi gozukuyor diye fotograf cekmek icin camiye almayip, bir suru turisti alan kafayi mi ornek alacagiz? Ustelik ozellikle Turk oldugum icin. "Turkiye, Kemal Ataturk, hiiiih" diyebilen, bunu demek icin beyni nasil yikanmis adamlarin ulkesini mi?
YOK YA!!!!
Ben Malezya'yi gordum, biraksinlar oldugumuz gibi kalalim..

4 Şubat 2008 Pazartesi

KOH TAO-KOH LANTA-KUALA LUMPUR

Baktim en son Koh Tao'da kalmisim. Bugun buraya, Kuala Lumpur'a geldik bile aslinda. Ama arada olanlar hakkinda aydinlatayim sizi biraz.
Biliyorsunuz, burada acik deniz dalis lisansimi aldim ve bir sonraki kursa katilmaya karar verdim. Alan da en sonunda ilk kursu bitirince gecen persembe ikinci kursa basladik. Bu sefer gecen defaki gibi bitirmemiz gereken koca bir kitap yok. Daha dogrusu var da, hepsini okumamiz ve tabii ki ogrenmemiz gerekmiyor. Onemli olan dalislar. Toplam bes dalis, derin dalis ve sualti navigasyonu mecburi, diger ucunu biz seciyoruz. Biz toplu halde sualti fotografciligi, sualti dogasi ve gece dalisi dedik. Zaten buralarda dalabilecegimiz enkaz ya da hizli akinti olmadigi icin, digerleri de fazla ilgimizi cekmedigi icin, biraz da bunlara mecbur kaldik gibi.
Bu sefer uzulerek soyluyorum, olmadi. Gece dalisinda gorus iki metre kadarken bile pusulayla yonumu bulabildim ama derin dalisi yapmadigim icin 30 metre sertifikami alamadim. Hic sorun degil aslinda, istedigim zaman, dunyanin herhangi bir yerinde bu dalisi da yapip, gumus yildizimi alabilirim. Sonucta uzulmedim degil ama dalmamak benim kararimdi.
O sabah dalis noktasina gitmek icin yola ciktigimizda hava cok kotuydu. Kotu derken, teknede ayakta bile durmak mumkun degildi dalgalardan. Saga sola carpa carpa,dalgalarla bogusa bogusa hazirladik malzemeleri. Zaten daha basta uc kisiyi deniz tutmasina kurban verdik. Yok, olmediler ama aralarindan birinin “Beni bir daha hayatta kimse acik denize cikaramaz” diye soylendigini duyuyordum. Yine de dalis noktasina sag salim geldik, hazirlandik, atladik suya. Bu arada dalgalar dort metreyi geciyor, bizim kaptan bile yillardir buralari boyle gormemis. Hadi bakalim dedim, atladim suya ama o ne? Benim agirlik kemeri gidiyor asagi dogru. Inis ipine gitmek icin halati yakalamam lazim, bir elimle bes kiloluk kemeri yakalamisim, tekrar takmaya calisiyorum, bir yandan akinti, bir yandan tekneye fazla yaklasmamak lazim, metrelerce havaya kalkip dusuyor. Tabii arada nefes de almak lazim. Tam tamam kemeri taktim, ilerliyorum, tekrar gevsedigini hissettim. Birak kemeri gitsin, ne olacak diyenleri duyar gibiyim. O is o kadar kolay degil. Deneye deneye buldum bu agirligi, bu kadar tuzlu suda agirliksiz asagi inmek cok cok zor. Tekrar takayim derken sorunun nereden kaynaklandigini buldum. Bu kemer benim degil ki. Tokada bir gevseklik var, ne yaparsam yapayim aciliyor. Okulun malzemesi ya, benim kemeri degil, baska vermisler. Ben de agirlik ayni diye hic aldirmadim. HATA!
Isin dogrusu butun bunlari yaparken de fena halde yoruldum. Ister regulator, ister snorkel olsun, suyla bogusurken kemeri takmak, ayni zamanda halati birakmamak, bir de elimde fotograf makinesi...( Keyfimden degil, kursun bir parcasiydi. Ustelik benim olmadigi icin pek zor geldi). Oydu buydu derken tekneye isaret ettim, ben cikiyorum diye. O gun egitmenimiz olan Renata geldi, yok dedim, ben inmiyorum. Zaten beklerken yorulmusum, daha hatta yuzecegim, bir de 30 metreye inecegim. Havamin %25'i bitmis bile. Tamam o zaman dedi, ciktim tekneye. Moral bozuk, tam aglamak uzereyim ki bizim kaptan geldi yanima. Elinde koca bir karpuz, yuzunde daha da kocaman bir gulumseme. Eh, insan nasil aglar ondan sonra..
Zaten bu tekne murettabatiyla acayip bir iliskimiz var. Pek gulumsemiyorlar, bizimle hic konusmuyorlar ama herseye yardim ediyorlar, daha biz istemeden. Hele ki kaptanimiz hiiicc gulumsemiyor...Tek zaman haric: Ben ona gulumsedigimde. Bizim diger ogrencilerin hatta hocalarin bile ilgisini cekti sonunda. Bu adamlar kimseye gulumsemez, seni gorunce hemen yuzleri guluyor diye. Nedenini ben de bilmiyorum. Belki anliyorlar, ben kibarlik olsun diye yapmiyorum bunu. Nedense iyi insanlar olduklarini, cok calistiklarini dusunuyorum ve bana ettikleri yardimlar icin de nasil tesekkur edecegimi bilemiyorum, ancak gulumseyip, tesekkuler diyebiliyorum iste..Dun de kamyonet taksinin arkasinda limana giderken bir baktim arkamizda motoruyla bizim kaptan. Isaret ettim, ben gidiyorum diye. Bana arkadan el sallayip, elini gozune goturup, avusturmaya basladi. Anlayacaginiz agliyorum, cok uzgunum isareti. Pek dokundu bana..
Dalisin kalani mi? Videosunu cektim. Heran bir toplu faciaya donusebilecek bir dalis gormek herkese kismet olmaz.
Bu arada bu dalis okulunu secmekle ne kadar dogru bir is yaptigimi bir kere daha gordum. Bundan sonra anlatacaklarim reklam falan degil, sadece gercek. Bilirsiniz, ozellikle doga sporlarinda iki okul ya da klup ya da vesaire, gercek fark acil durumlarda ortaya cikar. Hocalarinin yakisikli ya da guzel olmasi, karizma ya da rengarenk malzeme hicbirsey ifade etmez hayatiniz sozkonusu olunca. O gun orada toplam bes tekneydik, hepsi farkli dalis okullarinin. Herkes atladi suya, bir ara acik denizden cok karpuz- yani dalgic- tarlasina benziyordu ortalik. Suruklenenler oldu, gucu tukenip arkadaslari tarafindan cekilmek zorunda kalanlar oldu. Sonucta cogunluk dalamadan teknelere cekildi. Bazilari o kadar suruklendi ki acik denizde, tekneler gidip almak zorunda kaldi. Hele bir egitmen ve grubu vardi ki, o gruptan hic kimsenin bir daha diz ustu derinlikten fazla derine gidecegini sanmiyorum. Hocalari kendine yardimdan aciz, kizlardan biri suruklenince ogrencilerinden yardim istedi, kendi cekemiyor. Zavalli ogrenciler kendileri zor tutunuyor ipe, biri zor cesaret edip gitti yardima. Hoca bir de utanmadan yardima gelen cocuga kendi tutunmaya kalkti. Bizim teknede acil durumda yardim etmek icin gelen iki hoca olmasa yanmislardi. Bizim bu iki hocanin o gun yardim ettigi ya da tekneye cektigi diger okullarin ogrencilerinin sayisini bile sasirdim. Anlayacaginiz, bu okula belki kirk lira kadar daha fazla odedim ama kesinlikle deger. Adi Coral Resort Divers. Fena halde tavsiye ederim.
Bir de tabii gece dalisimiz var. Hava yine duzelmedi. Zaten sabah denize bakar bakmaz anlasiliyordu. Biz Sairee'de kaldik, normalde yolcu tekneleri disinda tekne olmuyor burada. Ama ilk gun 8-10 tane balikci gelince anladik durumun ciddiyetini. Ertesi gun ise en az 30 tane balikci teknesi vardi koyda. Burasi adanin en buyuk, en korunakli koyu. Sairee'de deniz dumduzken biraz disari acilinca kiyamet kopuyor. Bu durumda biz de acilamadik, renate dalisi acikta yapmaya karar verdi. Buyuk tekneyi platform olarak kullanip daldik suya. Derinlik 10 metre kadar ama normalde burada cok guzel mercanlar var. Tabii firtina sagolsun, gorus sadece iki metre kadar. Navigasyon egitimi gercek anlamini burada buldu. Bulanik, karanlik suda istersen kullanma pusulayi. Yolunu bulmanin baska yolu yok ki. Ama yine de yakamozlar, gunduz kahverengi gozukup de gece isikla rengi kirmizi- beyaz olan kocaman deniz kestanelerine hepimiz bayildik.
Bu kadar calismanin ustune ne yapilir? Tabii ki parti! Ertesi gun dalis ustu icmenin getirecegi dehidrasyonu ve de basagrisina bosverip, bir guzel eglendik o gece.
Burada denizde oyle cok tehlikeli yaratiklar....VAR! Ama kopekbaliklari saldiran turden degil, uysal uysal geziniyorlar ortalikta. En tehlikeli baliklar zehirli baliklar. Hani su kayaya benzeyip de aslinda olmayan scorpion fish falan var ya, burada bol miktarda. Ama elini uzatip tutmaya kalkmazsan sorun yok. Bastigin yere bakmazsan, vatoslar sokabilir. Elini deliklere sokmazsan deniz yilani ya da muren saldirmaz. Bir de bir zahmet piriltili takilari cikarmak lazim, barakudalar minik baliklarla karistirabiliyor. Ama bir de hicbirsey yapmasan da saldiranlar var, onlar sinir bozucu. Biri Trigger fish dedikleri, gorunuste uysal, kocaman baliklar. Ama bolgesine girersen, ayni bekci kopegi gibi saldiriyorlar. Ya geliyor herhangi bir yerine bir kafa atiyor, ya da paleti veya bacagini isiriyor. Bız de karsilastik, aramizda en sansli Alex cikti, balik direkt ayak bilegine saldirip iki kere isirdi. Alex tekmelerle zor kurtardi kendini, ama epey bir zaman bizi takip etti balik. Bir de mavi, guzeller guzeli bir balik var ki, en buyuk eglencesi dalgiclarin kulagina girmeye calismak. Ama sigmiyor, olan dalgica oluyor, en son birinin kulak zarini patlatmis.
Ama unutmamak lazim, suyun altinda yabanci oan biziz. Minicik, parmak kadar bir cift balik bile yuvasini senden korumak icin boyuna aldirmadan agresiflesebiliyor. Ne demis buyukler
: Yerini bil yerini, sen seni bilmezsen patlatirlar enseni. (Boyleydi galiba)
Boylece karada en tehlikeli seyin hindistancevizleri oldugu guzelim Koh Tao'dan ayrilma zamani geldi.Ipek kumlar, yemyesil manzara, sahilde tembel gunleri birakip, yola dustuk tekrar.
Buradan anakaraya, oradan istediginiz yere gitmenin bir suru yolu var. Bir suru acenta, hepsi de tekne-otobus-tren ne isterseniz biletlerini satiyorlar. Cogu rota icin birlesik bilet var zaten. Onlarin da bir suru cesidi. Biz Koh Lanta'ya gitmeye karar verdik ama gece teknesi istemedigimiz ve Krabi-Koh Lanta arasi bir ttekne su anda calismadigi icin bir gece Krabi'de kalmaya mecbur olduk. Oteli de oradan ayarladik, sonucta adam basi 7 liraya geldi bir gece konaklama.
Sabah iskeleye gittigimiz andan itibaren bir daha hicbirseyle ugrasmak zorunda kalmadik. Tekne degistirmek disinda. Krabi'de otobusten bir taksi bizi otele goturdu, ertesi gun de alip limana getirdi. Iyi ki oteli ayarlamisiz dedik, hem cok ucuza geldi, hem de rahat. O kadar az paraya aldigimiz otelde hem televizyon, hem de sicak su vardi. Bundan once en son nerede sicak suyla dus aldigimi hatirlamiyorum bile. Tek derdim, fena halde gunes yanigi olmamdi. Teknede Ersoy klimali salonda otururken, ben sigara icecegim, yatacagim ya, disarda gittim. Sonunda hava bulutlu olmasina ragmen fena halde yandim. Ustelik hep ben milleti uyaririm, bultlu hava fena yakar, nasil yandigini anlamazsin diye. Hala da akillanmadim, ertesi gun butun yolu yine disarda geldim. Hala hos bir yanigim var iki gunun sonunda.
ANNEME: Cok cok tesekkurler. Yani her zaman anneme tesekur ederim, bir cok sey icin ama bu sefer biraz farkli. Hatirlarmi, bilmiyorum. Yillar once bana zamaninda kendi kullandigi metal, turuncu boyali, kapakli minik bir kultablasi vermisti. Kac yillik oldugunu bilmiyorum ama kendimi bildigimden beri annemdedir. Herhalde butun yol boyunca en cok isime yarayan sey oldu, goren herkes bayildi. Hele sigara icenler...Cok akillica buldular. Butun iltifatlari annecigime gonderiyorum, herkes annesini sever ama benimki kadar akillisi zor bulunur.
KOH LAHTA
Buraya gelenler cogu zaman yanlis bilgiyle geliyor. Tamam, diger adalardan cok daha sakin sahilde ama aslinda degil. Koh Tao'dan cok daha kalabalik ama cok daha buyuk oldugu icin kalabalik farkedilmiyor. Dusunun, burada Irlanda Konsoloslugu bile var. LP deki fiyatlara da kanmayin, en ucuz yer 500 baht yani 9 euro civarinda. Her yer Seven Eleven ve ATM kayniyor. Yine de merkezden biraz uzaklasinca her yer issiz geliyor. Sahil hicbir sekilde Koh Tao ile karsilastirilamaz. Orada ipek gibi kumlar varken, burada aksam sular cekilince kayalar ortaya cikiyor. Bircok sahilde yuzmek sular yuksekken bile cok hos degil. Dogru duzgun sahiller de yok degil ama oralar da ailelerle dolu. Bizim kaldigimiz yerin on tarafi muhtesem olmasa da sakin, manzara guzel. Orada gecirdigimiz bir haftanin cogunda sahilde hamaklara serilip, denizi seyrederek, kitap okuyarak gecirdik. Cok cok iyi geldi. Garip bir sekilde butun gunu ve geceleri hamaklarda, sahilde gecirdik ama hic zor gelmedi. Hatta her gunun sonunda bugun de ne cabuk gecti diye sasirdik. Butun gun ve gece gel- giti, balikcil kartallari, aksamustu gun batimini ve gece de acikta kalamar avlayan teknelerle cok cabuk gecti zaman. Bu kalamar tekneleri pek degisik. Avi projektorlerle yaptiklari icin deniz gece sanki parti tekneleriyle doluymus gibi geliyor. Bir gece oturup saydim, 50'den fazla tekne vardi avda.
Burada bir gun de araba kiraladik. Cok cok ucuz degil, 1200 baht ama butun adayi gormenin iki yolu var : Ya motor veya araba kiralamak, ya da tuk tuk veya taksi. Motor ucuz ama digerleri hemen hemen ayni fiyata geliyor. Ilk basta ikimiz de ters trafikte bir iki yalpaladik ama cabuk alistik.Zaten fazla trafik de yok yollarda. Adanin her tarafini bir guzel gezdik. Orkide bahcesi, eski koy tarafi, kaucuk plantasyonlari, tsunamide yikilan deniz cingenelerinin koyu...Hatta Ersoy ertesi sabah ekenden kalkip adanin obur tarafina, gunes dogusunu seyretmeye bile gitti.
Heryerde tsunami aninda nereye kacilmasi gerektigini gosteren isaretler var. Burada adanin guneyi disinda fazla yikim olmamis ama derslerini fena halde almislar. Halki egitmek icin ellerinden geleni yapiyorlar.
Bir diger gun de gidip su unlu Phi Phi nasil bir yermis bakalim dedik. Turla Monkey Beach ve Maya Beach'e de gittik. Tamam harika yerler, hele baliklar muhtesem ama kalabalik...Her koyda yuzlerce insan. Bazisi hiz tekneleri, bazisi normal teknelerle gelmis. Elbiseleriyle denize giren Korelilerden, bembeyaz Avrupalilara herkes buralarda. Ustelik Maya Beach iyice abartmis, karaya cikarsan adam basi 200 baht giris ucreti istiyor. Yok yaa dedim tabii ki..Phi Phi merkezi ise Marmaris'ten beter. Sahilde kalabaliktan yurumek bile mumkun degil. Dalis yapmak icinse iyi olabilir ama fiyatlar burada Koh Tao'dan bir % 30 daha fazla. Iyi ki buraya kalmaya gelmemisiz dedim.
Lanta'nin nufusunun %95'i musluman. Kadinlarda cok kapali olan yok ama. Hatta kisa kollu bluz giyip basini ortenler veya sadece oylesine bir boneyle kapatanlar bile var. Aslinda evlerden bile ayirdetmek mumkun, musluman evlerinde o "Ruh Evleri"nden yok haliyle. Ama yerliler cok guleryuzlu, mumkun oldugunca alisverislerimizi Seven Eleven yerine onlardan yapmaya calistik, zaten fiyatlari cok daha ucuz.
Buradaki tek derdimiz odayi basan kurbagalar bir tane minik farecik ve de gurultude sinir tanimayan kertenkeleler oldu. Ilk gece odadan iki kurbaga atip, sabah da minna bir fare bulunca odayi degistirdik. Ama ormanin icinde olunca alismak lazim. Daha sonraki gunlerde odaya giren kurbagalari atmaktan bile vazgectik sonunda, bosuna caba. Ne yapsan giriyorlar..
Adada gecirdigimiz bir haftadan sonra Malezya'ya gecmeye karar verdik. Singapur'a gidip arkadasimiz Muhammedi'i gorup, oradan Bangkok'a gecmek niyetindeyiz. Donus ucagimiz 4 Mart'ta, o yuzden 27'si icin Singapur-Bangkok cak biletlerini aldim. Adambasi sadece 40 dolar, karadan cikmaya kalksak en az iki gun surecek ve de daha pahaliya cikacak. Ucmak en mantiklisi.
Boylece dun sabah yola ciktik. Adadan Kuala Lumpur'a bilet var, 1200 baht. Once adadan Trang'a minibus (2 saat), bir saat bekle, oradan Hat Yai'ye yine minibus (2 saat daha),oradan Kuala Lumpur'a Vip otobus (10 saat kadar, sinir gecisleriyle). Ama otobus Hat Yai'den aksam 7'de kalktigi icin yaklasik bes saat beklemek zorunda kaldik. Olsun, benim icin harika oldu. Cunku artik yemek yiyemiyorum. Bitti. Oyle kilo falan vermis degilim gecen seferki gibi cunku bu sefer de cok acikinca son care deyip, pizza falan yiyoruz. Artik marketten aldigimiz baliklarla besleniyoruz en cok cunku ben daha fazla sekerli yemek yiyemeyecegim. Hersey tatli geliyor, makarnanin, salatanin, baligin sosu, hatta mayonez bile. Yemek deyince midem bulaniyor artik derken Yasasin!, iki ayin sonunda Hat Yai'de gercek yogurt buldum. Tamam, bizimkiler kadar lezzetli degil ama seker yok icinde. Oturup bir kerede yiyip sonra da ah midem diye sizlandim durdum. Olsun bu beni bir ay daha idare eder. Zaten dondugumuzde yogurt, beyaz peynir ve zeytinden baska birsey yemem artik aylarca.
Sonunda bu sabah 6 gibi Kuala Lumpur'daki hostele geldik. Siniri gectigimiz otobus cok cok rahatti, ayni Guney Amerika'daki gibi kocaman, yatak gibi yatan koltuklar ama yine de otobus iste.Ve de yolculugun basindan beri ilk defa gercek bir hostelde kaliyoruz. Buyuk, temiz, ferah, gun boyu cay-kahve ve kalanlar icin mutfagi var. Odada klima bile var, tek kotu tarafi banyo ve tuvaletin ortak olmasi. Ama o kadar rahat ve merkezi ki, umurumuzda bile degil. Zaten 11'e kadar uyuyup, kahvalti edip (dahil), ana salonda kurulduk Ersoy'la. Ben bedava Wi Fi'nin nimetlerinden yararlanirken, o da neler yapalim diye bakiyor. En az dort gece buradayiz cunku 6'si onun dogumgunu ve 7'si de Cin yilbasi. Burada onemli bir kutlama, kacirmayalim dedik. Ondan sonra 23'une,Singapur'a gidene kadar zamanimiz var, once Taman Negara'ya cangila, sonra da adalara biraz daha dalmaya gidelim diyoruz(Tabii ki cangil fikri yine benden cikti, Ersoy bortu bocek pek sevmez ama beni de yalniz gondermez).
Unutmadan soyleyeyim, o kadar ulke arasinda en kolay giris yaptigimiz yer Malezya oldu. Direk 90 gunu verdiler, hic bekletmeden soru sormadan. Tayland'dan cikista ise bu sefer nedense rusvet istemediler. Bizimle ayni otobuste olan Silili cocuktan 20 baht istemisler, olmaz deyince 10 bahtta anlasmislar. Yani nasil akillarina eserse..
Durumlar boyle, simdi biraz gidip su Kuala Lumpur'a bakalim......
Cok cok opuyorum sizleri millet.

23 Ocak 2008 Çarşamba

KOH TAO

Buraya geleli gunler oldu. Bazisi cok tembel gecti, bazisi da fazla yogun. Ilk geldigimiz birkac gun sahilde yatmak, denize girmek disinda hicbir sey yapmadik. Ben arada birkac dalis okuluna fiyat, vs.. sordum. Aslinda kaldigimiz yerin de cok iyi oldugunu duydugum bir okulu var ama o kadar cok sordular ki, beni kendilerinden iyice soguttular. Hele ilk gun... Daha yeni gelmisiz, uykusuz, yorgun ve aciz. Bir yere oturup kahvalti soyledik. Gelmesini beklerken ben kalacak bir yer arayayim dedim. Buldum ama resepsiyonu ta yukarda, ana yolda. Cocuga dedim, kahvaltimi yapip geleyim diye. Yok illa hemen gidilecek. Gittim, dalis okulu. Onume de normal bir otel formu yerine direkt dalis formunu koydular. Bu arada da sorular, ne zaman dalacaksin falan. Bilmiyorum, yorgunum, kahvaltim gelmistir, edip geleyim diyorum, yok. Para diyor kiz, canta yok yanimda, kormu acaba? Hemen getir deyince artik patladim, biraz bekleyin, kahvaltimi etmeden hicbir sey getiremem diye. Butun bunlara da sirf bungalow denize 10 metre diye katlaniyorum bu arada..
Orada 3 gece kaldik. Ilk gun disinda bir daha ofislerine ugramadim. Ersoy da her gittiginde yine sormuslar. Ersoy da “Ingilizce anlamiyorum” diyerek atlatmis. En sonunda bir dalis okulunu gozum tuttu da, oradan ayrilip Coral Divers'in yerine gectik. Ersoy bu durumdan hic hoslanmadi, onceki yerimiz tam deniz kenariyken simdiki 70 metre kadar icerde. Pek uzak geldi beyefendiye. Ama bu dalis okullarinin hepsinin bungalowlari ya da odalari var. Dersi onlardan alinca odalari ya bedava veriyorlar, ya da ufak bir ucret karsiliginda.
Benim okul aslinda ikiye bolunmus bir resort. Onde luks, klimali bungalowlar var, arkada da dalis okulu ve bizim kaldigimiz yerler. Iki ayri dunya gibi. Onde bir kola 50 bahtsa, bizim orada 20 baht. Zaten onde kalanlar aileler falan. Biz gecerken ya da ozellikle dalistan donerken bize uzaydan gelmisiz gibi bakiyorlar.
Simdi...Dalmaya nasil karar verdim? Bebekligimden beri her yil 3 ayimi deniz kenarinda gecirdim, yuzmeyi nasil ve ne zaman ogrendigimi hatirlamiyorum bile. Cevremde dalan cok insan vardi, dayim, buyuk kuzinlerim.. Biz de dalardik ama anca palet ve gozlukle, daha cok midye cikarmak ya da zipkinla balik avlamak icin. Universite ve hemen oncesinde ise daglarda gecirdim cogu vaktimi, dalmayi cok istedim ama ikisini birden yapmak hem para hem de zaman acisindan imkansizdi. Malum, dalmak bizde epey para tutuyor.
Buraya gelmeden epey okumustum, bir suru dalis okulu var, fiyatlar ucuz diye. Gercekten ucuz, acik deniz dalisi yani PADI tek yildiz balikadam kursu 9800 baht( 200 euro kadar). Bu fiyata malzeme, kitap, hepsi dahil. Kurs dort gun suruyor ve son iki gun ikiser dalis yapiliyor. En derini 18 metre ki zaten bu da bu lisansla dalinabilecek maksimum derinlik.
Aslinda yapabilecegimden emin degildim. Sinuzitim var, milyon kere kulak iltihabi gecirdim. Derine inerken devamli kulaklari acmak gerekiyor, bu hastaliklar da en buyuk engel. Korktum ya yapamazsam diye ama beni bilirsiniz, denemeden vazgecmek hic huyum degildir. En azindan yarin oburgun niye denemedim diye kendi kendimi yemem deyip basladim kursa. Bizim sinif 4 kisiydi, hocamiz da Danimarkali Jonas. Dalmaya 14-15 yaslarinda bir yil yasadigi Marmaris'te baslamis. Cok iyiniyetli, bizi korkutmadan egitmeyi cok iyi beceren bir adam.
Yine de korkmadim degil. Hele ki ilk dalista...Halati takip ederek asagi inerken yuregim agzima geldi, ya kulaklarimi acamazsam diye. Cunku acamazsam, kurs ve dalis hayalleri biter benim icin. Ama yaptim, hem de hic zorlanmadan. Ondan sonraki uc dalista da hic sorun yasamadim. Hatta fazla bile rahatladim, 18 metre asagida dikilirken maskemi cikarip, saklabanlik yapmaya bile basladim. Zaten herhalde dalista en ustalastigim alan su icinde maske temizlemek oldu, benimki fazlla bugu yapiyordu da.
Evvett efendim, boylece dort gun sonunda sinavlarimi da gecip resmen tek yildiz balikadam oldum. Aramizdan bir kisi yapamadi, o da kulaklarini acamadigi icin. Doktora gitti, ilaclarini aldi, ve en sonunda bugun 12 metreye sorunsuz indi. Bizim grubun geri kalani olarak ondan haber bekliyorduk heyecanla. Cunku dalisin tadi damagimizda kaldi, ayni grup olarak ileri dalisi da almaya karar verdik. Bu sefer 30 metreye inecegiz, gece dalisi yapacagiz. Bunu yapan fazla insan olmadigi icin bize ozel kurs aciyorlar, hocamiz yine Jonas olacak. Bir sorun cikmazsa persembe gunu basliyoruz. Bes egitim dalisindan sonra gumus yildiz balikadam- ya da kadin- olacagim.
Boyle giderse memlekete Dive Master olarak donersem sasirmayin. Belki de sualti rehberligine baslarim.
Neden devam etmek istedigimi dalmayan bilemez. Guzelim baliklar, huzur... Anlatamam sualtinin keyfini. Bazen bugune kadar sadece akvaryumda gordugum baliklarla yuzmek, bazen renkler... Hepsi inanilmaz guzel. Yine de dikkati elden birakmamak lazim, etrafta korkunc zehirli baliklar, deniz yilanlari, murenler de suruyle.
Buraya gelmekle cok dogru yapmisiz. Su anda dokuz gun oldu ama zamanin nasil gectigini anlamadik bile. Ben derste ya da dalistayken Ersoy da fotograf makinesini alip, snorkelle dalmaya gidiyor. Bugun gibi ben de bossam, deniz kenarinda kahvaltidan sonra butun gunu plajda gecirip, aksam (aynen su anda oldugu gibi) minderlere yatip gunbatimini seyrederek keyif yapiyoruz.
Durumlar boyle, Koh Tao harika. Gelecek kis tekrar gelme planlarimiz var, ben dalarim, Ersoy da keyif yapar..
Su anda Guney Amerika'da gezinen bir suru arkadasim var. Murat, Esra, Selim....Umarim benim kadar keyfiniz yerindedir.
Cok cok opuyorum.......

20 Ocak 2008 Pazar

YINE BANGKOK'A

Burada da her yol Bangkok'a cikiyor. Guneye gidebilmek icin yine oradan gecmek zorundayiz. Buraya en yakin sinir kapisi Poipet-Aranyapet. Siem Reap'tan sinira otobus,acenta otobusu ve taksi disinda secenek yok. Kim soylemisti, hatirlayamiyorum, sinira kadar olan yol yapildi, duzgun diye. Galiba bana o otobusu satmaya calisan acentaciydi. Allahtan yutmamisim yalanini. Zaten otobus 6, taksi 3 saat suruyor sinira. Bir acentanin onunde taksiyi paylasacak adam arandigini duyunca girdik, adambasi 10 dolar istiyorlar. Bir kisi daha varmis, dorduncu olmazsa adambasi 3'er dolar daha verecegiz. Bu arada acenta otobusleri 10-12 dolar arasi fiyat veriyor. Bana taksiyle gitmek daha iyi geldi (Yine allahtan diyorum).
Sabah 7'ye dogru indigimizde taksi bizi bekliyordu. Ama bizden baska kimse yok. Sehirden cikmaya baslayinca sofore sordum, sadece ikimizin oldugunu soyledi. Tamam, kaziklandik diye dusunurken, sadece 3'er dolari verecegimizi ogrenince rahatladim. Cunku bu arabalar buradan sinira hayatta 30-40 dolardan asagi gitmiyor. Ya obur kisi son anda iptal etti, ya da zaten ucuncu yoktu ve nasilsa sinirdan buraya birilerini bulur diye aza gitmeyi kabul etti.
Neyse ne, sonucta yolu gorseniz cok daha fazlasini odemeyi kabul edersiniz. Cunku yol...yok. Sozumona insaat devam ediyor, o daha da beter etmis. Sadece bir-iki yerde calisma devam ediyor, onlardan birinde de iki isci almis eline bir metreyi, sozumona yol olcuyor. Bu is bin yilda bile bitmez.
Sanirim LP'deki komplo teorisyeni bu sefer hakli, bir ucak sirketinin yolun yapiminin agirdan alinmasi icin yuklu para odedigini okumustum. Millet Bangkok- Siem Reap arasini ucakla gitsin diye. Hakki olabilir, takside bile insan ziplamaktan bir hal oluyor, otobusleri, hele de yaslica, bes yildiz gruplarini dusunemiyorum bile.
Yol boyunca, yolun olmamasindan baska iki minicik sorun var. Birincisi arabanin direksiyonu sagda, sollama yaparken afiften urkutuyor insani, ikincisi de bizim soforun telefonunu elinden birakmamasi. Hele en sonunda bir yerde, artik arabayi saga cekip, durdurup yarim saat konusmasi. Biz mimiklerinden sevgilisiyle kavgali olup, barismaya calistigi sonucunu cikardik. Genc adam, umarim barismistir.
10 gibi sinira geldik, Kambocya'dan cikip, Tayland'a yuruyerek gectik. Zatem mesafe 100-150 metre ve insan dolu. Arada da 3-4 tane bes yildiz otel ve tabii casinolari. Iki ulkede de sozumona kumar yasak ya, adamlar cozumu casinolari tampon bolgeye kurmakta bulmus.
Siniri gecer gecmez bir genc gelip, 12'de Bangkok'a 300 bahta otobus kalkacak diyor, ama daha saat 10:30. Biz 80 bahta terminale gidip, 215'er bahta 11'de kalkan otobuse bindik, orada beklemekten iyidir. Yol Bangkok'a 5 saat ama otobusler Monchit terminaline geliyor, epey uzak Khao San'a. Orada da hemen taksiciler gelip yapisiyor, 300 baht diye. Ama terminalin icinde bir taksi duragi var, her farkli bolge icin farkli bir sira ve taksimetresini acan taksiciler bolgeye gore gelip yolculari oradan aliyor. Butun yazilar Tayca ama gorevlilere soyleyince yardim edip dogru siraya aliyorlar sizi.
Tabii trafik korkunc, yol bir saatten biraz fazla surdu ve 160 baht tuttu. Yani terminaldeki taksicinin yari fiyati.
Bangkok'ta yer bulma durumu gecen seferkinden cok daha fenaydi. Hicbir yerde oda yok. Ersoy gecen sefer kaldigimiz Sawadee Smile Inn'de garip, ucgen bir oda buldu da, yatacak yerimiz var.
Bu sefer burada sadece bir gece kalip guneye gitmeye karar verdik. Bu kadar dolandiktan sonra plaj fikri muhtesem geliyor.
Guneye inmek icin iki yol var, tren ya da otobus. Ama acenta otobuslerinde super hirsizliklar oluyormus. Bagaj bolumune binen hirsizlar, sen yukarda rahat rahat giderken, cantanda ise yarar ne varsa goturuyormus.
Zaten bosuna degil, Khao San tarafinda onunde “We buy everything” yazan saticilar var. Eski ayakkabilardan, deniz gozluklerine, cantalara hersey var adamlarda. Sattiklari mallarin ne kadar alinti, ne kadari calinti, cok merak ettim dogrusu.
Biletleri bir gun once almamiza ragmen yataklida yer yok, mecburen 2.sinif pulmandan yer aldik. Tren istasyonunda bir acentadan da yavas tekne biletlerimizi. Once Koh Tao'ya gidecegimiz icin Surat Thani'ye kadar gitmeye gerek yok, Chumpon'dan gitmek en mantiklisi. Oradan da ya yavas tekne (3 saat) ya da hizli katamaran (1,5 saat) secenekleri var.
Bu sefer yine benim akilliligim, yavasla gidelim dedik. Tren rahat, havlumsu bir battaniye bile veriyorlar. Zaten gece 11 gibi cikip, sabah 5'te gelince, yol boyu uyunuyor rahat rahat.
Bizim biletlere istasyondan limana otobus de dahil. Bir suru insan, herkes ayni tekneye gidiyor, hatta yer kalmayinca uc kiz yerlere yayiliyor, yolda uyumus da olsak hala saat cok erken, herkesin uykusu var. Benim icim rahat, teknede uyurum diye dusunuyorum salak salak. Yok ya, adamlar alt salonun klimasini oyle bir acmislar ki, birakin uyumayi, salonda duramiyoruz bile. Salondan cikanlarin gozlukleri bugulaniyor. Calisanlar da ya anlamiyor, ya da anlamak istemiyorlar. Yanimdaki herseye sarinmama ragmen ben de beceremedim uyumayi. Sonunda ust guvertede cantami yastik yapip, tahtalarin ustunde, yerde uyudum. Sansa bu teknede o yasli Amerikalilar, Koreli, Japon gruplar yok. Backpacker backpacker gidiyoruz. Oyle olunca da yerde uyumak garip gelmiyor kimseye.
Bu arada koca bir sirt cantasini Bangkok'da bir turizm acentasi olan Atilla Bey'e biraktik, Ersoy'a ufak bir canta aldik. Artik kalin giysilere falan ihtiyacimiz yok buradan sonra. Nasil da rahatlatti bizi, en azindan bundan sonra 15 kilo daha az gezecegiz.

ANGKOR WAT

En sonunda dunyanin yeni yedi harikalarindan birini daha gormek kismet oldu. Dun aksamustu de gittik aslinda. Bir tuk tuk tutup, saat dort gibi balona gittik. 15 dolar adambasi, havada ne kadar kaliyor, saate bakmadim ama fazla da degil. Oyle muhtesem bir ucus degil, denemis olmak icin denedik. Sadece tapinaklarin ne kadar buyuk bir alani kapsadigini gormek acisindan ilginc. Asil niyet helikoptere binmekti ama 6 dakikalik ucus-ya da sadece kalkip inmek icin- 50 dolar denince vazgectik. Baska bahara kalsin o da artik.
Balonun kalktigi alan biletli alanin icinde ama balona gittigimizi soyleyince bedava girdik. Sonra donup biletleri aldik, bir sonraki gun icin aksam 5'ten sonra bilet alinabiliyor, o biletle de bir gun once gun batimini seyretmek icin gelmek bedava. Bu arada bilet fiyatlari korkunc, 1 gun 20, 3 gun 40 ve bir hafta 60 dolar. Buna cog tapinak dahil ama dahil olmayanlar da var ve birinin fiyati 20 dolara kadar abartilmis. Zaten o da biraz uzakta kaliyor. Biz coook dusunduk, kac gunluk alalim diye..Hatta bir ara ben bile Ersoy fotograf ceksin diye 3 gunluk alalim dedim, ama almadigimiza cok sevindik sonunda. Bu arada artik tek gunluk bilet icin de fotograf lazim ama getirmenize hic gerek yok, hatta istemiyorlar bile. Kendileri cekip direk basiyorlar bileti.
Bu absurd fiyatlarin hepsinin suclusu bence Japonlar. Adamlar bir-iki kopru ( Hepsi “Kardeslik Koprusu”) karsiliginda her yerin giris ve isletme haklarini almis. Dedim ya, ayni Macchu Picchu gibi. Zaten bu “Dunyanin yeni yedi harikasi” olayinin da altinda bu ticari hirs yatiyor bence. Burada ayni Japon sirketi, giris, isletme haklarini almis, koca bir(benim gordugum) otelleri var, helikopter, balon onlara ait. Allah bilir, saticilar da onlara calisiyordur.
Turkiye'de ictigimiz tekilalarin hicbirinin Meksika'da uretilmedigini biliyormuydunuz? Hatta orada Olmeca markasi yok bile, yine Japonlar.
Herneyse, bence su gunes batimi hikayesi gercekten hikaye. Fille cikmak da tam 15 dolar, degmez.
Ertesi gun 7:30 gibi gittik bu sefer. Japon, Koreli koca gruplar, inanilmaz bir kalabalik. Belki haksizlik edecegim ama benim bir daha gidecegim bir yer degil Angkor Wat...Diyorum herhalde cok sey okudum, cok mu sey bekledim diye... Bence hayir, dunyada o kadar etkileyici yerler gordum ki, burada hayal kirikligina ugradim. Bayon iyi ( gruplar yoksa), Angkor Wat iyi, ama sadece iyi iste, muhtesem diyemiyorum bir turlu. Uzgunum...
Bir de buraya gelirseniz bence terlikleri birakip,ayakkabi giyin. Bazi tapinaklara tirmanmak lazim, basamaklar cok dar ve cok yuksek, zorlayabiliyor. Hatta emeklemek bile gerekebiliyor, ona gore.
Sonucta burasi bizim icin onemliydi, en azindan yolculugumuz acisindan. Yolun yarisindayiz ve artik tarihi yer ziyaretlerine ara verdik, zaten ben bayilirim ya! Bundan sonra gercek tatil basliyor, adalara gidiyoruz. Sabah erkenden sinira, oradan da Bangkok. YINE.

10 Ocak 2008 Perşembe

SIEM REAP

Dun ogleden sonra geldik buraya. Mekong Express'le geldik ya, adamlarin kendi yerleri var yolculari indirmek icin. Bizim otobusu gorunce kapilari actilar, arkamizdan hemen kapadilar. Disarda bekleyen bir suru tuk tukcu, otelci, ellerinde pankartlar. Iki guvenlik gorevlisi bile zor basa cikiyor. Oradaki genclerden biri bir dolara bir tuk tuk ayarladi bizi sehre goturmesi icin. Mesafe iki kilometre, yani yarim saat. Bir dolar vermek daha kolay geldi.
Herzamanki gibi nereye gidecegimizi bilmiyoruz. Attim kafadan, ismi LP'de var ya, Popular Guesthouse dedim. Yer var, TV'li oda 8 dolar, bir dolar da fazladan sicak su icin verdik. Yerimiz hemen merkezde, pazar yerine, barlar sokagina cok yakiniz. Ama otelin Capitol tura ait oldugunu gorunce uzuldum. Onlarin yerinde kalmak istemezdim, satis konusunda cok agresifler cunku. Angkor Wat icin tuk tuk sordu Ersoy, adamlar 15 dolar dedi. 10'a gidenler var deyince de, onlar gangster, sizi soyarlar diye basladilar. Ben cok kizdim, sirf onlardan alalim diye digerlerine pislik atiyorlar. Oyle soygun falan da yok buralarda. Hatta gitmeyecegiz dedigimiz halde sabah 5'te kapimizi caldilar, herhalde inanmadilar gitmeyecegimize ya da bir sanslarini denemek istediler. Ama ben yataktan oyle bir firladim ki uykumun en guzel yerinde...Bir daha da dogru duzgun uyku tutmadi haliyle.
Inadim inat, ben bu adamlarla gitmem. Zaten obur gun sinira kadar taksiyle gidecegiz, adam basi 10 dolar, onu da gidip baska acentadan aldik. Sinir oldum adamlara. Bu saat olmus olmasa oteli degistirecegim nerdeyse.
Angkor Wat'a nasil gidelim diye epey kafa patlattik, 1 gun 20,3 gun 40 dolar. En sonunda bir gun gitmeye karar verdik. Bir ara helikopter ucusuna mi gitsek dedik, 6 dakikalik ucus 50 dolar. Yani kalkip iniyor. Sonunda bugun aksamustu balona gitmeye karar verdik, giris bileti gerekmiyor, hem biraz dolasmis oluruz. Balon bizim Kapadokya balonlarindan degil, su yere bagli, sadece 200 metreye cikanlardan. Istanbul'da vardi ya, bir gun ipi kopunca Kapadokya'ya goturduler, orada da is yapamadi. Olsun, maksat gezmek ya....
Burasi cok sicak. Dalga gecmek icin degil ama, bu sicakta Istanbul'u dusunmek acayip serinletiyor insani.
Bu arada yazmayi unuttum, Saigon'da North Face, Colombia, Timberland ceket ve botlari satan kaynagi bulduk, ben harika bir ceket aldim, 30 dolar.Ama nereden aldigimi hayatta buraya yazmam, sonra rehber kitaplarda falan cikarsa aninda kayboluyorlar ortalikta. Gidecek olanlar mail atsin, veririm adresini.
Ersoy birazdan uykudan gelir, cikariz su balona. Sonra yazarim nasilmis....

KAMBOCYA-PHNOM PENH

Buradaki Avrupa etkisi hemen belli. Mimari, ana caddelerin genisligi, restoranlar...Turiste gerek yok, zaten epey bir yabanci yasiyor burada.
Bu arada da Kambocya'ya bu sene iki milyon turist geldigi iddia ediliyor. Ben bir bucuk diye okumustum ama...
Burada hostelde bir tuk tukcuyla 12 dolara anlastik. Sabah 9'da cikip unlu olum tarlalarina, Pol Pot doneminde hapishane olarak kullanilan okula, kraliyet sarayina ve son olarak da gol kenarina gittik. Olum tarlalari denilen yer eger burada neler oldugunu bilmiyorsaniz bosuna vakit harcayacaginiz bir yer.Kirlik bir alan, cevresi tarlalar, gol, icerde de bazi cukurlar ve giriste bir tapinak var, o kadar. Ama o cukurlarin toplu mezarlar, tapinagin icindekilerin de gercek insan kafataslari oldugunu bilince, bir de mezarlarin bazilarinin yaninda insan kemiklerini, dislerini gorunce icinde birseyler kipirdiyor insanin. Yine de buralilarin Japonlara gosterdigi tepkiyi anlayabiliyorum. Bazen o kadar yapay geliyor ki...Japon bir sirket buranin isletmesini almis, giris biletlerine odenen para onlara gidiyor. Halkin tepkisi de aslinda tamamen buraya giris alinmasina karsi. Ailelerinden, dostlarindan mutlaka birileri oldurulmus burada, birileri de gelmis giris icin para istiyor, ortalikta da para odeyip giren, kimisi gulecek, dalga gececek kadar igrenclesmis insanlar. Siz olsaniz kizmazmisiniz?
Ben zaten gecen seneden beri gicigim bu Japonlara. Peru'ya giden arkadaslar, hani o super pahali tren var ya Machu Pichu'ya cikan...Iste o tren de yine bir Japon sirketine ait. Kolonileri hep Ingilizler, Fransizlar kurmuyor. Modern dnyanin kolonistleri bu Japonlar.
Tuol Seng Muzesi-hapishane- de pek farkli degil. Hucreler, dikenli teller...Bazi koguslarda da fotograflar var. Onlar kotu iste..Daha once Terezin'de, Auschwitz'de de gormustum olumlerine gidecek insanlarin son fotograflarini. Bunlar da ayni derecede fena. Bakislari korku, dehset, inanmazlik dolu surusune fotograf. Cogunun kollari gozukmuyor fotograflarda cunku Pol Pot'un adamlarinin bir ozelligi de tutuklularin kollarini arkadan, hemen dirseklerin ustunden tellerle baglamalari. Egri bugru duruyor insanciklar resimlerde. Kollarinizi arkaya atip bir deneyin, nasil can yakar gorun. Bir de artik gozleri acik oldugu halde hic bakamayanlar, gozlerinde boslugu yakaladiginiz insanlar var, o daha da kotu. Ama hala en kotusu degil. En kotusu gulumseyenler. Daha kollari baglanmamis, baslarina ne geleceginden habersiz kimbilir ne icin cekildigini zannettikler fotograflar icin masumca, capkinca gulumseyen gencler.. Bunlardan iki duzinesi bile sag cikamadi bu hapishaneden.
Saygisiz turistlerden cok cektim, hem yabanci, hem de Turklerden. Burada da ayni sey olmus olacak ki, her yere “Gulmeyin” denen tabelalar koymuslar. Tabii, takmayan cok. Hatta adamin teki dalga bile geciyordu. Bizim bu konuda tek yorumumuz “Bu adam tam Pol Pot'luk, eline firsat gecse iskenceden zevk alirdi” oldu. Daha ne diyeyim? Sozun bittigi nokta denir ya, ordayim iste.
Saray nasildi diye bana degil, Ersoy'a sorun. Zaten yorulmusum, 25.000 ( 6,5 dolar) giris ucretini gorunce aninda kactim, eczaneye gittim. Kosede bir golge cafe ilisti gozume, tam soguk bir Angkor birasi icilecek yer. Seytana uydum yine. Zavalli sevgilim o sicakta fotograf cekerken, ben buz gibi birami yudumlarken azicik da olsa vicdanim rahatsiz olmadi ne yazik ki....
Arada yarin icin Siem Reap otobus biletini alip, gole devam ettik. Mekong Express biletleri 10 dolar olmus,burasi icin ucuk bir fiyat. Asgari ucret 55 dolar, hesaplayin yani. Umarim bu kadar paraya deger.
Gol kenari muhtesem. Ilk gun buraya gelmemekle cok buyuk hata yapmisim. Odalara bakmadim ama ucuz, 4-12 dolar arasi. Odalari birakin, istedigi kadar kotu olsun, yerler tam gol kiyisinda, hatta ustunde. Manzara, sakinlik yeter. Burada son gecemiz olmasa, bir gunluk parayi yakar, hemen cantalari toplayip buraya gelirdim. Cennet gibi...
Ama cennet bu kadar pis olmamali diyorum bir yandan da. Bu sehrin butun kanalizasyonu kanallara, oradan da bu gollere akiyor. Her yer bizim “Boklu Dere” lerle dolu yani. Yine de tarim var, ispanagimsi bir bitki yetistiriyorlar. Allahtan daha once bizim sofor anlatmisti da hala ispanak yiyebilirim burada belki...Bunlar sadece hayvanlar icinmis. Zaten buralarda hic inek gormedim, yedigim butun etlerin de sadece manda olmus olmasi icin dua ediyorum. Arada kimbilir neler yutturmuslardir bana et diye de...Gercek sut de yok gibi birsey zaten. Sutlu kahve ya da cay ismarlarken ozellikle “fresh milk” demezseniz, cok tatli, yogunlastirilmis sut geliyor kahvenin icinde. Benim gibi seker kullanmayanlar icin cok kotu. Olsun,ona da alistim, hatta buzlu kahveyle sevmeye bile basladim sayilir.
Burada ac kalmak neredeyse imkansiz. Ilk zamanlar fena halde noodle'a sardirmistim, sehriye inceliginde olanlardan, neredeyse lazanya boyutlarina kadar cok cesidini yedim. Ama her yerde daha Avrupali yemekler de var. Ama heryerde ayni seyi beklememek lazim. Spaghettide carbonara sosu cok severim. Bilmeyenlere: yumurta,peynir, krema ve bacon ile yapilir. Geldigimden beri kremasizini, hatta yumurtasi yaninda ayri olarak haslanmis olarak getirilenini bile yedim. Yani her yemek bir surpriz oluyor bu taraflarda. Peynir olaraksa genelde ya ucgen eritilmis olanlar geliyor ya da garip bir beyaz peynir. Inat ederseniz, supermarketlerde Gouda ya da Edam zor da olsa bulunuyor. Zeytin? Cok az yerde var, memlekete donene kadar unutun derim. Yogurt da ayni sekilde, sade deneni bile sekerli. Off, nasil da canim cekti simdi......Su anda yakininda yogurt olanlar canlari istemese de ne olur gidip beni icin yesinler bir kasik. Aci cekiyorum burada...
Simdi gelelim alisveris meselelerine...Buralarda (boyle derken su ana kadar gezdigimiz butun ulkeleri kastediyorum) alacak cok sey var. Insan kendini tutamiyor. Almayalim, tasiyamayiz derken Bangkok'ta birseyler birakma ihtimali olunca biz de ufaktan salmaya basladik. Hersey anahtarliklar ve DVD'lerle basladi ve devam ediyor. O yer tutmaz, bu hafif derken, benim canta yerinden kalkmiyor. Hatta ufaktan taslar da aldim. Ersoy'un bu konuda tek yorumu su “Hayatim, ne istiyorsan al, fiyati onemli degil, yeter ki hosuna gitsin ve agir olmasin”. Ne sansli kizim ama degil mi?
Burada tas almak cesaret ister, o kadar cok sahte var ki..Benim alabilme sebebim taslari oldukca iyi tanimam. Kuyumcu arkadaslarim ve bana tek tek taslari ogretirken harcadiklari saatler sagolsun. Ozellikle de Kapalicarsi'daki cok sevgili dostum.
Yine de kendi ufak tefek hilelerim yok degil. Olcum aletlerini kendi pirlanta kesimli zirkonumla deniyorum. Tabii bu arada alet saticinin eline degmemeli bile. Yine de hala kaziklaniyorsam hakediyorum demektir. Afferin derim adamlara..
Bu arada harcadigim para da Istanbul'da bir gece disarda harcadigimdan az :))))))
Birkac gundur konusup duruyoruz, Kambocya'da sahile gitsek mi diye. Sonunda vazgectik. Bir sahile daha gidip gunes olmazsa aglarim artik. Nasilsa yakinda guneye inecegiz ve hala dunya kadar zaman var. Beklerim....
Istikamet Siem Reap yani Angkor Wat.......

SAIGON

Ben bu sehri gercekten cok sevdim ama ufaktan yol almak lazim. Burada cok guzel insanlarla tanistim, ne tesaduf ki ikisi Hirvat cikti. Benim gibi sigara icen, peynir, yogurt ve zeytin ozleyen tipler. Hani bize memlekette yabancidirlar ya, buralarda Hirvat gorunce komsu gormus gibi oluyor insan. Tek sorun, muhabbetin bir yerden sonra yemeklere sarmasi ve toplu halde fena halde acikmamiz. Tabii, biz yogurdun faydalarindan bahsederken, bir suru insan da garip garip bize bakti. Ne anlar yabanci yogurttan?
Burada tek sorun saticilar. Fena halde bikmaya basladim ama yine de “Hayir, tesekkurler” derken gulumsemekten kendini alamiyor insan. Cogu kadin ya da genc kiz, unlu kitaplarin ya da rehber kitaplarin korsan baskilarini satiyorlar. Ellerinde kule gibi 20-30 kitap. Uzuluyorsun ama benim icin de tasimak kolay degil sonucta. Cantam olmus milyon kilo, tek mudum guneye gitmeden Bangkok'ta birakacak yer bulmak. Bir iki hafta once Katar Havayollarinin sayfasindan klubune uye olduk, boylece 20 yerine 30 kilo tasima hakkimiz var ama bu kadar agirligi, kot pantolonu falan bir ay yanimda bosuna tasimak istemiyorum. Bulacagim artik bir yolunu.
Bu aralar Istanbul 0 dereceymis ve nem de %100. Kolay gelsin demekten baska birsey gelmiyor elimden. Buralar epey sicak da :))
Saigon'da zaman guzel gecti. Ufaktan satici cocuklara da alismaya basladim. Bu cocuklar aslinda insani epey sikabiliyorlar ama gulumseyerek hayir deyince, hatta ufaktan muhabbet de edince hoslarina bile gidiyor. Birsey almadiginiz zaman kizmiyorlar, ofkelenmiyorlar. Hoi An'daki plajda da saticilar buna benziyordu. Lafa genelde “Nerelisin?” diye sorarak baslayip, biraz konusup, sonra satmaya calisiyorlardi. Fazla pazarlik da yapmiyorlardi, aslinda yapamiyorlardi bence. Sadece “Fiyatin fazla oldugunu biliyorm ama satmam lazim” diyorlardi. Anlasilan burada da ufak capta bir mafya olusmus, normalin bes fiyatina satmaya zorluyorlar zavallilari..
Disardan bu ulkeler cogumuza ayni geliyor. Hatta cekik gozlu olduklarinda insanlari birbirinden ayirmiyoruz bile, ayni onlarin bizleri ayiramadigi gibi. Bu dogru, biz birbirimize farkli gelebiliriz ama onlar icin aramizda pek fark yok. Ustelik dikkatli bakinca inanclari hakkinda bile epey sey ogrenmek mumkun.
Saigon'da dolasmak cok kolay. Yurumek rahat, diger bircok yerin aksine burada kaldirimlar motorsiklet dolu degil-en azindan cogu yerde. Hatta bazi ana caddelerde motorlar icin ayri bir serit ayrilmis. Taksiler bol ve rahat, soforler bir yolcu biner binmez camlari kapatip, klimayi aciyorlar. Biz hic pazarlik falan etmedik, hepsi hic sorunsuz taksimetreyi acti, ustelik yolu uzatmaya falan da calismadilar. Sadece havaalanindan bizi getiren taksici “Mutlu Yillar” diyerek bahsis istemisti.
Bu bahsis isi de bir garip buralarda. Basta Laos olmak uzere cogu yerde alisik degiller. Ama birakinca da seviniyorlar. Biz de az cok biraka biraka geziniyoruz.
Buradan Kambocya'ya tekneyle gecmeye karar verdik. Hazir giderken bari Mekong deltasinda bir tur yapip, oyle gidelim dedik. Zaten turu Phnom Penh'te bitiren programlar var. Araya taraya en sonunda su unlu Sinh Cafe Travel ile yapalim dedik, o kadar sahtesini gordukten sonra gercekten varoldugunu gormek komik geldi. Almisken de 2 gece-3 gun suren turu aldik. Iyi ki de yapmisiz. Yararini daha sonra gorduk.
Tur oldukca guzel gecti ama gunes bize Vietnam'da yuzunu gostermemeye kararli olunca, epey gri gunler yasadik. Sadece son sabah gorebildik yuzunu. Bir kalktik, gunes var, sansimiz dondu sonunda.
Olur mu? Daha once yazmistim ya, bebek laptopumun sarjini unuttum diye. Saigon'da son aksam Ersoy yatmaya erken gidince ben epey oturmustum. O arada orada calisan kizlara Ingilizce calistirayim derken unutmusum.Taa turun ilk gununun aksami aklim basima geldi. Bulurduk, bulamazdik, yok Bangkok'u bekleyelim, yok yenisini alalim deyip, hangisini almak lazim diye babacigimi ararken, hadi dedik, bir rehberimize soralim, belki o yardim eder dedik. Biz Turkiye'de herkesin olmadik mallarini olmadik yerlerden buldurup getirttiyoruz ya, belki burada da yapilir diye dusunduk. Otelde bizim rehberi bulamadik, obur grubun rehberi geldi. Zar zor derdimizi anlattik ( rehber falan, ingilizceleri cogunun felaket). Bir suru yerle konustu, geldi “OK, don't afraid” dedi. Hadi bakalim dedik. Sonucta unuttugum yer otelin yaninda bir cafe, acentada veya otelde unutmadim aleti. Ama ikinci gun oglende tekrar otobus degistirdigimizde yeni gelen rehber sarji getirdi. Icim nasil rahatladi anlatamam. Bu aletcigimin en sevdigim yani bana internet cafelerde oturma zorunlulugu olmadan yazma ve bazen de internete girme ozgurlugu vermesi. Pilim olmadan bunu yapamam ki....
Bu arada sozumona yabancilarin tur yaptigi bir acentanin arabasindayiz ama cogunluk burali gibi. Vietnamca konusup, sokak saticilarindan aldiklarini afiyetle yiyorlar. Yol boyu birkac kere konustuk, nereli olduklarini sordugumda bir aile Avustralya, bir cift de Amerika dedi. Yok ya! Ingilizceleri kotu, tipleri belli, dili konusuyorlar catir catir, hala Vietnam'li degiliz diyorlar. Boyle iste, zamaninda kacmis aileler ya da cocuklari bunlar. Kafamda bir soru isareti kaldi...Madem israrla burali degiliz diyorsunuz, o zaman neden geliyorsunuz, neden cok ozledik diyerek yemeklerini yiyorsunuz? Garip isler, boyle gidiyor iste.
Son gun oglene kadar yine tur yapip bir suru kanoyla dolastiktan sonra bizi sinira goturecek buyuk tekneye bindik. Kambocya vizesi sinirdan alinabiliyor, 20 dolar. Teknede acentanin bir gorevlisi bize formlari doldurttu, resimleri, pasaportlari aldi, bir yerde de karaya cikip bir motora atladi, kayboldu. Tabii ki karadan daha hizli gidiliyor, bu da tamamen sinirda vakit kaybetmemek ve ufaktan para kazanmak icin. Cunku 20 yerine 22'ser dolar odedik. Onemli degil, kuyrukta beklememeye deger.
Sinirda karaya cikip, pasaportlari alip, tekne degistirdikten kisa bir sure sonra tekrar durduk. Tamam, vizeler yapistirilmis ama giris damgasi vurdurmak lazim. Asil sorunu da orada yasadik zaten.
Kuyruga girdik, sira bana geldi. Verdim pasaportu, formu, gorevli inceleyip duruyor. Ilk sayfa ayrilmis gibi,”Neden oldu?” diyor bana. Nereden bileyim, bu pasaportla butun Guney Amerika'yi gezdim, ustune de bir suru yere gittim. Bazi yerlerde caarrrtt diye aciyorlar, bizim super kalite pasaportlar dayanmiyor iste. Adam fena takti, formdaki harfleri, sayilari duzeltiyor, yaparken de nasil somurtuyor, anlatamam. Sonradan farkettim, adam rusvet alabilmek icin yapiyor bunu, ama biz pasaportta sorun olmadigini biliyoruz ya, rahat rahat bekliyoruz, eninde sonunda basacak damgayi. Onbes dakika sonra basti damgalari, verdi pasaportu. Ersoy'da sira. Tam icim rahatladi giderken Ersoy seslendi, adam beni geri cagiriyor. “Eyvah” dedim icimden. Aldi yine pasaportu, bir Ersoy'unkine, bir benimkine bakiyor.
Evet, buyuk sirrimi acikliyorum. Benim bir yesil pasaportum var. Laos'tan Vietnam'a ucarken de Lao Havayollari bana inanmayip, ta Hanoi ile gorusmuslerdi. Bu sefer durum daha ciddi. Adam cagirdi birilerini, yaklasik yarim saat benim pasaportun fotokopileri cekildi, telefonlar edildi. En sonunda omzunda uc yildiz olan bir adam bile geldi, ciddi bir yuz, azarlayip duruyor digerlerini. Hicbir yere gidemiyorum, Ersoy'a tekneye git bari, bensiz gitmesinler dedim. Gunes altinda yaktim sigarayi bekliyorum. Bir suru insan bana bakiyor, sanki uluslararasi aranan bir suclu gibi hissettim kendimi. Ama bu arada daha biraz once suratima bakmayan adam gecerken bene gulumseyip duruyor. Epey sonra gorusme masasina cagrildim. Pasaportunda sorun olanlarin gorusmeye alindigi yer. Neler geciyor kafamdan ama...En kotu ihtimal diyorum, Ersoy gider, ben bir gece kalirim, nasil olsa anlarlar yanlislik yaptiklarini. Sonra sinirda nasil yatmistim diye anlatirim diyorum. Ya da en kotu ihtimal almazlar beni, artik Saigon'dan Tayland'a ucak bileti nasil bulurum diyorum.
Oturdum masaya. Ama bir de gariplik var. Butun polislerin, gorevlilerin tavri cok farkli. Hepsi gulumsuyor. Buralarda sinirlar hakkinda cok sey okudum ya, benden koparmak istedikleri parayi dusunup guluyorlar diyorum icimden. Karsimda bu sefer sivil, cok iyi Ingilizce konusan gencten bir adam. Ayni uc yildizli amca gibi kolunda altin Rolex, parmaginda koca bir pirlanta. Basliyor sormaya “Buraya ne icin geldiniz, ne kadar kalacaksiniz, vs. vs....” Diyorum turistim, en fazla iki-uc hafta kalacagim. Hatta “Bu gece burada kalmam gerekecek mi?” diye bile sordum. Adam saskin saskin bakti yuzume, “Yok hanimefendi, olurmu, birazdan hallolur” dedi. Allah allah, bana once uluslararasi suclu muamelesi, sonra “Hanimefendi”. Yani azicik garip bir durum. Fena korkmusum zaten, aglamama ramak kalmis...Derken pasaportumn fotokopisini uzatti, arkaya yazi dedi. “Ne yazayim?” derken acikladi. Meger benimki yesil pasaport oldugu icin normal turist vizesi degil, degisik bir vize almam gerekiyormus. Normallerin suresi bir, benimkinin uc aymis. Megerse yanlis vize verdikleri icin benim sorun cikarmamdan korkmuslar. O kalabalik omuzlu amcanin gelmesi, telefonlar hep o yuzdenmis. Yani adamlar aslinda ben sikayet edersem baslarinin belaya girmesinden korkmuslar. Tabii en cok korkan da damgayi onbes dakika sonra basan asik suratli adam, hem surat as, hem rusvet bekle, hem de yanlis vizeyi damgala.
Sonuc? Aynen soyle bir kagit yazdim, imzaladim:” Buraya turist olarak iki ya da uc hafta icin geldim. Ozel vizeye ihtiyacim yoktur ve talep de etmiyorum”.
Yani ben adamlardan korkarken, megerse onlar benden daha cok korkuyormus. Elli kere ozur dilediler benden. Ben de tesekkur edip, pasaportu kapip, ucarcasina gittim tekneye. Bir de milleti beklettim diye uzuluyorum. O da bosunaymis. Avrupali bir adamin pasaportunda delik oldugu icin benden yarim saat daha gec geldi.
Boylece merhaba Kambocya dedik..
Bu son tekne artik Capitol Tours'a ait. Anlasilan Sinh Cafe burada bu acentayla calisiyor. Bu hizli tekne galiba. Galiba diyorum cunku tahta degil ama gordugum en dokuk tekne. Sozumona birkac cami var, pleksiglas, cogu yerlerde. Tuvaletine bakmayi denemedim bile. Yol boyu uyukladik. Son duraktan Phnom Penh'e arabayla gitmek gerekiyor. Tikistik iki Hyundai minibuse, ciktik yola. Normalde bir saat surecek yol, insaatlar ve trafikle iki saatti buldu. Ersoy cok mutlu, Vietnam'da tapinak gorememisti, burada heryerde var. “Eve gelmis gibi oldum” diyor.
Minibus adet oldugu uzere Capitol'un hostellerinin onune cekti. Bu sefer Ersoy oturdu, ben yer aradim. Burada kalmak istemiyorum cunku daracik bir ana cadde, kalabaliktan nefes alinmiyor. Hemen iki blok kadar arkada baska biryer buldum, yerlestik, bir tuk tukla nehir kiyisinda biraz dolasip, donup uyuduk.

HOI AN-SAIGON

Hoi An'daki gunler aynen bir onceki yazimda yazdigim gibi gecti. Hava tam olarak hic duzelemedi, plaj duslei sonraya kaldi. Ama deniz olmayinca dedikleri kadar eglenceli bir yer degil burasi. Ufacik bir sehir, sadece eski sehrin merkezinde biraz hareket var. Gece ise gidecek birkac bar var ama tek hareketli olani Ingiliz dolu. Zaten buradaki en buyuk sorun tam yilbasi zamani gelmis olmamiz. Avrupa'dan Amerika'dan yilbasi tatilini gecirmeye gemis ailelerle kayniyor ortalik. Anlayacaginiz benim pek hosuma gidemedi burasi.
Yine de hos bir yilbasi gecirdik. Nehre karsi bir deniz urunleri restoraninda iyi bir yemek ve iyice sayilabilecek bir sise Vietnam sarabi. Az da olsa bazi buralilar ustune mumlar yaktiklari minik sallari nehre biraktilar, iyi bir yil gecirmek dilegiyle. Umarim hepimiz icin oyle olur.
Sehir merkezinde gezilebilecek yerler icin 75.000 dong'luk tek bilet almak lazim. 10-12 yer icinden alti tanesine giris icin kullaniliyor. Ben hemen hepsinin onunden gectim, iceri girmedim yine. Cunku en unlu yeri Japon Koprusu denen yer, ona da bilet gerekmiyor zaten. Neden bilete dahil edildigini bile anlamadim, herkes elini kolunu sallaya sallaya geciyor zaten.
Tamam, minik ama guzel bir kopru ama hikayesi ilginc. Zamaninda kral Japonlarin ticarette fazla iyiye gittiklerini gorunce, onlarin limanda satis yapmalarini, calismalarini yasaklamis ve hepsini bu kopruyle ana karaya baglanan adada yasamaya mahkum etmis. Aynen bir getto yani. Tek giris cikisi da bu kopruymus..Anladim tek kopru de, aradaki mesafe bes metre bile degil. Hani yuzmeden de ufacik bir sal ya da kayikla, hatta halatla bile gecilir. Neyse, krala sual olmaz.
Bu arada Hoi An bir terzi ve ayakkabici cenneti. Herhalde oraya gidip de hicbirsey almayan bir tek biz ikimiz olduk. Hatta bence kesinlikle oyle, bize ne aldiniz deyip de “Hicbirsey” dedigimiz herkes garip garip bakti bize. Ersoy zaten canta hafifletmek derdinde. benimki olmus 150 kilo, benim umrumda degil ama oradan memlekete giyecek tasiyacak kadar da degil. Gerektiginden fazla giysim var evde. Bir de boyle yerlerde gaza gelip alip, sonradan begenmemek de var. Giysi alisverisi hakkimi daha sonraya saklamaya karar verdim.
Buraya gelip kaldik da simdi de nasil ayrilacagiz derdi var. Nha Trang'a gidelim dedik, orada da hava kotu. Yoksa orada dalisa gitmeyi planliyordum. Eh, Saigon'a gidelim dedik sonunda. Otobusle yol 24, trenle 16 saat. Ve de fiyatlar 35-40 dolar civarlarinda. Ucmak en iyisi gibi geldi. Basladim aramaya. Vietnam havayollarinin sayfasinda cok ucuz biletler var ama internetten satmiyor. Bir de Pacific Airlines var ucuz ucan. biz karar verelim derken biletleri almaya gec kaldik. Bulabildigimiz en uygun bilet 58 dolar, ucus da sabahin sekiz bucugunda. Eh, gec kalan biziz, katlanmak lazim deyip aldik.
Sonunda 1 Ocak sabahi yola dusup, Saigon'a geldik. Taksimetreli bir taksi bulup otellerin bulundugu bolgeye geldik. Ben oturdum bir yere, aldim cantalari, Ersoy da otel aramaya gitti. Bu arada oturdugumuz yer megerse Lonely Planet'ta varmis, otururken adina bakmamistik. Fiyatlar ucmus. Buralarda LP'nin tavsiye ettigi yerlerden uzak durmak lazim. Reklamlari oldu ya, fiyatlarini 3'e katlamis amcamlar.
Ersoy geldi, guzel bir yer bulmus.(Otel-yol detaylarini daha ekleyemedim. Ayri linkte olacak, ona gore, burada aramayin) Tertemiz, daha girisinde ayakkabilarin cikarildigi bir mini-hotel. Tek sorun odanin dorduncu katta olmasi, ben de “Iyi antreman” deyip kandiriyorum kendimi her seferinde.
Saigon hakkinda hic guzel seyler okumamistim. Beni cok sasirtti. Kocaman caddeleri, guzelim binalariyla tam bir Avrupa baskenti havasinda. Tabii motorsikletleri saymazsaniz. Trafik belki Hanoi kadar kotu ama o genis caddelerde o kadar hissedilmiyor.
Bir de burada ilk defa Kentucky Fried Chicken gorduk. Bu tip zincirler ne Laos'ta ne de Vietnam'da yok. Buraya da nasil gelebilmis, anlamadik.
Aslinda surpriz olmamaliydi. Bizim icin Vietnam adi hep “savas” kelimesiyle birlikte anilir. Buradaki insanlar bunlari coktan gecmiste birakmis, en azindan cogu. Hatta savas bir turizm kaynagi olarak kullaniliyor olmus. War Remnants muzesinde savas fotograflari, iskenceler, kullanilan kimyasal silahlarin yillar sonra bile etkiledigi insanlarin fotograflari, ele gecen tanklar, ucaklar, kullanilan bomba tipleri, vs,vs...Sonra bir de ertesi gun turda gittigimiz tuneller, hepsi ayni hikaye. Bir taraftan savas ve yarattigi yikim anlatiliyor, bir taraftan “Amerikalilari nasil da yendik ama!”. Butun bunlar gosterilirken bir de ustune bunlardan para kazanma cabasi.
Bu aralar Vietnam savasiyla ilgili cok sey okudum. Belki hakkinda toplama kamplari kadar cok sey bilinmiyor ama bu savasin bir de devami var. Bu bolgede unlu Vietnam Savasi'ndan yillar sonra bile devam eden gizli savas zamani.
Ne diyeyim? Bunu da daha sonra yazacaklarim listesine ekleyeyim bari. Listem gitgide uzuyor, farkindayim ama iyice dateyini ogrenmeden baskalarina anlatmak benim tarzim degil. Hele ki bu kadar yildir ustune milyon kitap yazilmis, film yapilmis bir konu hakkinda...
Neyse, gorusuruz artikin.......

4 Ocak 2008 Cuma

SAIGON VE SONRASI

Selamlar yine!
Yine fena halde geride kaldim, farkindayim. Ama yilbasi ve Saigon hikayelerini daha sonra yazacagim. Neden? Cunku yine salakligim tuttu ve laptopun sarjini dun gece gittigimiz yerde unuttum. O yuzden Bangkok'a kadar pil ne kadar yeterse..Oradan yeni sarj aliriz diye dusunuyoruz. Tabii hala arada gececek bir Kambocya var. Su anda Can Tho'dayiz(galiba adini yanlis yazdim ama).Mekong deltasi yani. Yarin da buralardayiz ve obur gun nehirden Kambocya'ya Phnom Penh'e geciyoruz.
Bir suru seyler oluyor buralarda ama sarj bitmeden Ersoy da birseyler yazmak istiyor, o yuzden kaciyorum.
Herkese bol sarjli gunler dilerim.

30 Aralık 2007 Pazar

HOI AN

Yavas yavas guneye iniyoruz artik. Hava durumu pek ic acici degil, hep bulutlu gosteriyor ama en azindan usumek yok. Hanoi'de ozellikle son gece cok usumustuk. Ah canim polarim benim. Zaten Ersoy'da otobuste unuttu, ikimizin de birer Laos sweat shirt'u oldu, hernekadar polarin yerini tutmasa da, ise yariyor.
Bu sene bu kadar bombalardan, harekatlardan sonra tur olursa, bunlari giyecegim...Hi hi hi..
Ispanyollar bayiliyor ya buralara.
Neyse, bize 7:30 dendigi icin sabahin korunde dikilip, toparlanip,indik asagi. Kahvaltimizi ettik, basladik beklemeye. Saat 8:15 oldu, kimse yok. Resepsiyona soruyoruz, geliyor diyor. Dunden sonra artik kuskulanmaya basladim, bizi unutmuslardi. Israrla sormasak, turu kaciracaktik cunku. En sonunda bucuk gibi geldi otobus, sadece birkac bos koltuk kalmis. En arkaya yerlestik, artik doldu derken yeni yolcular aldilar,en son gelen genc yere oturmak zorunda kaldi. Keske onun yerinde olsam demedim degil, arka sira yuksekte kaliyor, soforun de yolcular umurunda degil. Ziplarken bir kere kafami bile vurdum tavana.
Yol fazla degil, molalarla bes saat diyorlardi, sozumona daglardan gececektik. Anlasilan sofor amcamin cani istemedi, bizi satisa falan sokmamayi da goze aldi, daldi tunele. 6300 metrelik tunel yolu en az bir saat kisaltiyor. Biz daglari goremedik ( Ah, cok uzuldum!) ama Hoi An'a erken vardik.
Bir yer bulup, biraz dolastik. Ersoy biraz uyuklamaya gitti, ben nehir kiyisina.Guzel bir yer buldum, soguk birami aldim, bir yandan burada calisan kizlarla muhabbet, bir yandan etrafi seyret, yaziyorum iste..
Oturdugum restoranda birazdan yemek kursu baslayacak. Son zamanlarin populer aktivitelerinden biri. Istanbul'da da biri denemisti ama yurutememisti, yanlis hatirlamiyorsam. Neyse, burada oturmama kimse ses cikarmiyor, bedava ders dinleyecegim anlasilan. Ne guzel, artik hepinize Vietnam yemegi yaparim donuste...
Aslinda bu Vietnam hakkinda cok da hos seyler okumamistim-duymamistim. Herkes ne kadar asik suratli, para canlisi olduklarindan bahsediyordu. Hatta Laos'tan ayrilirken Vietnem vizem yuzunden sorun ciktiginda Ersoy'a “Gitmeyelim ya, ben de cok Vietnam meraklisi degilim zaten” bile demistim. Bana kalsa bileti degistirip baska bir yere giderdik. Sagolsun Ersoy beni sakinlestirdi de, buralara gelebildik.
Soylenenlerin hepsi hikaye. Ben gittigimiz yerlerde gulumsemeden baska birseyle karsilasmadim. Siz birazcik gulumseyin, bakin insanlar nasil da degisiyor. Agresif pazarliklar, bagrislar yok. Turu onlardan almazsaniz otelciler kiziyormus.. Yok ya. Benim basima gelmedi ama hadi oyle oldu diyelim. Ne olur ki elli kurus fazla odesen..Sonucta butun uc ayin sonunda en fazla elli lira odemis olursun. Buralara kadar gelen de onu aramasin artik kardesim. Hani bu bedava mezar bulsam yatarim felsefesini anlayamiyorum ben, kimse kusura bakmasin.
Hep aklima birkac yil once bir Ispanyol'un bana sordugu soru geliyor: “Yuz euro burada bir hafta yeter, degil mi?” Yeter kardesim. Ekmekten baska sey yeme, hicbir yere gitme,yeter. Cok siki butcelerle gezmek zordur, bilirim. Ama artik o butceyle gezilecek yer olmaktan da cikmis buralar, ona gore gelmek lazim.
Yine de herkes ayni olamaz, benim lafima bakip kontrol etmeden de almamak lazim tabii. Boyle olaylar olmasa o kadar sikayet etmezdi millet.
Kabul etmek lazim, ozellikle Hanoi benim gibi alerjik astimi olanlar icin bir cehennem. Ama sehirden biraz uzaklasinca nefes alabilmeye basliyor insan. Tabii sehirden ne zaman ciktigini anlamak da bir mesele. Burada nufus cok yogun, hangi sehir nerede basliyor, nerede bitiyor anlamak imkansiz. Kucucuk bir ulke, nufus seksen milyon civari. Topragin cogu tarim icin kullaniliyor,cok katli binalar sadece buyuk sehirlerin merkezinde. Tarim alanlarinin cogu pirinc. Hem sulu, hem kuru pirinc tarimi yapiliyor buralarda.
Zaten bu bolgelerde pirincin onemini herkes bilir. Insanlarin gunluk yemek rejiminin en buyuk parcasi. Her yemekte, sabah, oglen, aksam ayni. Pirinc. Pilav demek istemiyorum, o bizdeki tavuk sulu, tereyagli pilavlar yok burada. Buharda haslanmis pirinc ayni bizdeki ekmek gibi, her yemegin yaninda. Bir de yagli, degisik malzemelerle yapilanlar var ki, onun da adi kizarmis pirinc zaten. Ersoy deniz urunleriyle yapilanini cok denedi zaten.Bir de hala soyle ucsuz bucaksiz pirinc tarlalarinin hala fotografini cekemedi ya, icine dert oldu. Ne yapalim, isik bir turlu duzelmedi, hep bulutlu. Memlekete donmeden ona bir yer bulmak lazim.
Bu arada pirinc tarimi hakkinda pek bir cahilmisim. Ben de diyorum neden bu kadar zor, adina turkuler duzulecek kadar, Meger once o pirinc tohumlari yesillendirilip, ozel bir tarlaya ekiliyormus. Boylari hafif uzayinca da sokulup asil yerine. Basta tarlayi surmek disinda butun is elle yapiliyor. Bosuna degil tarlalarda devamli birilerinin calismasi.
Laos ve Vietnam'da henuz sadece bir tane traktor gorebildik. Mandalarla isliyorlar topragi. Biraz parasi olanlarin da traktore benzeyen, ama aslinda sadece bir motordan ibaret olan makineleri var. Ayni pancar motoru hikayesi.
Yemek kursuna iki ayri grup geldi bu arada. Rehberlerine sordum, otur, keyfine bak sen dedi. Biraz sonra muhabbete basladik, benim de rehber oldugumu soyleyince basladik rehber muhabbetine.
Bu arada Ersoy burada birkac gun daha kalalim istiyor, dedim ya yorulduk biraz. Ayin 1'ine kadar buradayiz. Zaten ilk basta istemedim ama Ersoy hakli, burasi birkac gun kalmak icin ideal. Burada bir de bisiklet maceramiz var ama uzun hikaye, donunce anlatirim.
Dun ogleden sonrayi plajda gecirdik. Kocaman dalgalar ve ruzgar var ama cok guzel bir plaj. Incecik kum, palmiyeler..Bugun de gidecektik ama fena yagmur basladi. Biz de gunu cafe cafe pinekleyerek gecirmeye karar verdik.
Bu arada ben muthis kitaplar okudum, o kadar cok sey ogrendim, o kadar cok sey birikti ki kafamda...Yazacagim ama yavas yavas...
Hoi An'dan sevgiler