Buralara kadar gelmişim, bari şu yeri göreyim dedim. Görmesem zaten yapacak, gidecek başka yer yok ki. Hayatımda minicik adalardan tutun da dağ köylerine çok ıssız yer gördüm. Ama bu en fenası. Budizm gibi bir din için o kadar önemli olan bir yer nasıl bu halde olabilir, aklım almıyor. Daha önce gazetede yabancı bir Budist rahibinin bundan söz ettiğini okumuştum ama bu kadar ciddi olabileceğini hiç düşünmemiştim. Çıkmadan bir duş yapayım dedim, tabii ki duş var ama sıcak su yok. Kovada ısıtıp getiriyorlar. Olsun en azından sıcak su..
Dışarda korkunç bir sis var. Yan odamda kalan Brenda'yı gördüm, bisiklet kiralayıp parka gitmiş ama o kadar çok sis vardı ki, hiçbirşey göremedim dedi. Olsun, bari en azından yürüyüş olur deyip çıktım yola. Yakın zaten, yürüyerek belki 15 dakika. Kapıda bir sürü rikşacı, yok kardeşim yürüyeceğimi anlamak istemiyorlar. Girişte biletimi aldım, fotoğraf için ayrı bir bilet almak gerekiyor. Ama hava hala o kadar sisli ki, fotoğraf falan çekilmez burada. İçerde çeşitli zamanlardan kalma stupaların temelleri var. Sadece Buda'nın doğduğu yerin kalıntılarının üstü çelik bir iskeletle kapatılmış. Öyle bir iskelet ki, o kalınlıkta çelikler ancak Boğaz Köprüsü'nde bulunur. Yıkılmasından pek korkuyorlar anlaşılan. Bir de içeri girerken ayakkabıları çıkarmak lazım ama benden başka kimsenin ayakkabısı yok zaten, herkes lastik terliklerle dolaşıyor. Ayakkabıları bırakırken biraz korktuğumu itiraf etmem lazım, her nekadar kutsal bir yer olsa da bunların sağı solu belli olmaz. İçerde birkaç kişi dua ediyor. Kalıntıların etrafındaki platformda da dua okuyup dönenler var, onlara uydum, bir tur atıp dışarı çıktım. Ayakkabılarımı kaybetme korkusundan o ulvi anı pek yaşayamadım doğrusu.
Dışarda dev bir ağaç- kutsal ağaç- altında dua eden rahipler, dua bayrakları, herşey sis altında. Tamam, sis fotoğrafa izin vermiyor ama ortalıkta o kadar mistik bir hava var ki. Bir de dün gece gördüğüm garip rüyalar eklenince, acaba bu Buda'dan bana bir işaret mi diye bir saniye kadar düşündüm. Neyseki bu esinlenme anı fazla sürmedi, hemen geçti..Bir de bu yaştan sonra git Budist ol. Tövbe tövbe:)))
Burada başka görülecek tek şey, her ülkenin budistlerinin kurduğu tapınaklar..Ama sağım solum tapınak olmuş zaten, bir de Taylandlıların, Japonların tapınaklarını görmek istemedim işin doğrusu. Zaten bunların hepsi yeni, işleyen tapınaklar. Ortalıkta da yakaladığını Budist yapmaya çalışan rahipler dolanıyor. Aynen köye geri döndüm, çayımı alıp bir köşe buldum kendime, keyif yaptım.
Akşamüstüne doğru hostelin kapısında, orada çalışan genci gördüm, size not var dedi. Bir baktım, kayıt defterinin arka sayfalarından birinde '' Dear Arzu, ben buradayım, seni çok özledim'' diye bir not. Köşede de çantası: Hapi gelmiş ve beni burada bulabilmiş. Uçtum sevinçten. Biraz sonra yanımdaki odayı almış, geri geldi. Meğer benim bir saat arkamdan terminale gelmiş, Tomsen'e gidecekti. Ama otobüs falan yok, Ocak 12'de başlayacakken engelledikleri grev ben yola çıktıktan hemen sonra başlamış meğerse. Bendeki şansa bakın. Terminalin yanındaki, ''Hayatımda gördüğüm en kötü yerdi'' dediği otelde bir gece kalmış, sabah 6'da gittiğinde Lumbini'ye otobüs görünce atlayıp yanıma gelmiş. Sanırım bu erken saatte azıcık grev kırmış arkadaşlar, çünkü bu greve taksiler bile katılıyor. Böylece yanyana odalarda üç kız olduk. Brenda'yla ikisini tanıştırdım, zaten Brenda yarın sabah Bahairuawa'ya gitmek için taksi ayarlamış, ben paylaşalım dedim, Hapi de burada hiçbirşey olmadığını görünce bize katıldı. İkisi Nepal'de doğuya devam edecekler, ben de taksiye biraz daha para verip, onları terminale bıraktıktan sonra sınıra. Hapi koşarak Buda'nın doğum yerini görmeye gitti, biz de restorana. O akşamı da öyle geçirip erkenden hostele yollandık.
Gece bir öncekine göre epey sakin geçti. O çakal sürüsüne benzer, köydeki bütün köpekleri alarma geçiren sesleri bir daha duymadım. Ortalık o kadar sessizdi ki, pek tekin gelmedi bana. Eh, ne de olsa trafik sesi, hatta insan sesi duymamak bizim gibi şehirliler için garip sayılır.
Sabah daha alarm çalmadan uyandım. Kızların kapılarını da tıklattım, uyanmışlar. Eşyalar zaten hazır, 6'da çıktık otelden. Yanda minnacık bir minibüs var. Bizimki. Eşyaları koyduk, arkaya yerleştik. Son dakikada bir de Japon eklediler ön tarafa. Brenda bu yol için 700 rupi ödedi, yalnız olacak diye. Yani iyi ki biz de gitmişiz beraber, acentacı çocuk pek memnun olmasa da duruma..Buradan Bahairuawa'ya 18 km yol var. Hava daha karanlık, sis her tarafı örtmüş. Arada ufak tefek ışıklar seçiliyor. Ama o anda kendimi dünyanın en şanslı insanlarından biri gibi hissettim. Dışarda o karanlık, soğuk, yabancı dünya, bense dünya tatlısı iki arkadaşımın arasında sıcacık, güvende gidiyorum. O hissi çok uzun zaman unutmayacağım.
Bahairuawa'da kızları otobüs garajına bıraktık, şöför onları otobüslerine bindirdi. Ayrılmak zor geldi ama yönlerimiz farklı. Öpüştük, sarıldık, ben minibüsle sınıra doğru devam ettim. Sınırı geçmeden üstümdeki son Nepal paralarını Hint rupisine çevirdim. Gümrüğü ararken peşime bir rikşacı takıldı, gel, sadece 10 rupi diyor. Yok sağol deyip daldım gümrük binasına. Sabahın bu saatinde benden başka kimse yok, iki güleryüzlü görevli o kadar. Formu doldurup pasaportu damgalatıp çıktım. Tabii bu arada klasik muhabbetler..Nerelisin, Nepal'i sevdinmi, neden yalnızsın? Birçok ülkenin suratsız görevlilerinden sonra iyi geldi doğrusu. Dışarı çıktığımda rikşacı hala oradaydı. Pek de güleryüzlü bir adam. Hadi dedim, götür bakalım. Tam tırmanırken, gümrük görevlileri koşarak çıktılar binadan.Madam, madam! Bana sesleniyorlar. Eyvah dedim yine bir sorun var. Sorun falan yokmuş. Meğer içerde kalemimi unutmuşum, onu getiriyorlarmış bana..Eh, Nepallilerden de başka birşey beklemezdim zaten.
Yolda bu sefer rikşacı amcayla muhabbete başladık. Kıyafetinden belli, müslüman. 45 yaşında, iki karısı ve tam on çocuğu varmış. Bazıları böyle kendine acındırıp, fazla para koparmaya çalışır. Ama bu adamın alakası yok. Anlatırken gözlerinde garip, gururlu ama biraz da hınzır bir ifade var. Hani kendisiyle, ailesiyle gurur duyan bir adam. Heryerde gördüğüm rikşacılardaki zavallı ifade yok yüzünde. Sağlıklı, kazandığı parayla ailesini geçindirebilen bir adam bu.
Neden mi bu kadar anlatıyorum? Çünkü bu gerçekten ender bir şey. Rikşacılar burada toplumun en alt tabakasını oluşturuyor. En az kazanan, en çok aşağılanan insanlar. Bu adamda hiç öyle bir hava olmaması ilginçti işte..
Hint tarafında daha hayat başlamamış. Nepal tarafı kıpır kıpır, ışıklar, insanlar..Ama burası hala uyuyor. İki ülke arasında 45 dakikalık fark var, tamam da, bu kadar mı belli olur. Yolun solunda dükkanımsı bir yer, üç tane adam ve bir masa. İşte Hint gümrüğü. Burada da bir form doldurup yine muhabbetimizi edip tekrar yola koyuluyoruz. İlerde bir sürü otobüs var, Gorakhpur diye benim rikşacıya sesleniyorlar, tınmıyor bile. En ilerdeki en temiz, en yeni otobüsün arkasına çekiyor, ''İşte bu'' diyor. Çantamı bagaja verip, beni otobüse çıkarıyor, en ön koltuğu gösteriyor, beni oturtup elimi sıkıca tutuyor. ''İyi şanslar, dikkat et'' dedikten sonra son bir gülümseme ve gözden kayboluyor.
Buradan Gorakhpur'a yol üç saat kadar sürdü. Klasik bir Hint otobüsü, filmimiz, sallantılar. Yine de ben uyumayı başardım. Sardım sevgili uçak battaniyemi kafama, omuzlarıma, gözümü açtığımda Gorakhpur'daydım. Tren istasyonu nerede diye sorarken, gülerek gösterdiler. Tam önündeymişiz meğerse. Çantayı yüklenip girdim. Saat daha erken, ortada fazla kalabalık yok o yüzden. Solda rezervasyonsuz bilet gişesi, sağda rezervasyon. Soldakine yöneldim, Varanasi'ye ilk tren 14:20'deymiş. 33 rupi, aldım bileti. Ama içim rahatsız, bu kadar ucuz olamaz. Adama bir daha sordum, bu kaçıncı sınıf? Karşıyı gösterdi, normal, yanisınıfı olan demek istiyorum, biletler oradan alınıyormuş. Anladım şimdi. Gandhi'nin hep bindiği ünlü 3. sınıfa bilet almışım. O tıklım tıklım, yer numarası olmayan, gerçek Hindistan'ı tanımak istiyorsanız binin dedikleri tren bu. Kimse kusura bakmasın ama ben Gandhi değilim. Daha ilk günümde de, üstelik o kadar uzun yolum varken, gerçek Hindistan'ı sonra tanırım deyip, yeni bir bilet almak için yöneldim. Hindistan'da en ucuz ve en rahat ulaşım şekli gerçekten tren. Çok büyük bir organizasyon, hergün milyonlarca insan trenle yolculuk ediyor. Çeşitli sınıflar, çeşitli trenler var. Bunların hepsi de otomatize edilmiş, bilgisayarla kontrol ediliyor. Biletler genelde önce rezerve edilip, sonra satın alınıyor. Bazen istediğiniz yere bilet bulmak bir sanat dalı haline gelmiş. Tabii Hintliler çok iyi biliyor ama benim gibi gelmeden çalışsa bile yabancılar zorlanıyor. Bu o kadar detaylı bir konu ki, bununla ilgili web sayfasına ayrı bir yazı yazmaya karar verdim. ''Hindistan'da Tren Yolculuğu, Nasıl Bilet Bulunur'' diye..Bir ara artık.
Burası büyük bir istasyon olmamasına rağmen, yine de yabancılar için ayrı bir gişe var. Ama önce bir form doldurup, nereden nereye hangi trenle gideceğinizi yazmanız lazım. Bir de ev adresinizi..Nedense artık? Bayramda kart mı gönderiyorlar yolculara?
Yazdım, verdim. Adam biletimi hazırladı, 345 rupi. Şimdi oldu galiba dedim..Ama saat 2'de geri gel dedi. Bilete baktım, WL37..Yani bekleme listesindeyim. Bu tren 15:30'da kalkıyor ve Varanasi'ye ertesi sabaha kadar başka tren yok. Burada kalmak da istemiyorum ama beklemekten başka yapacak birşey yok. Çanta ağır, emanete bıraktım.
Çıkıp şehri dolaşayım dedim ama burada gerçekten birşey yok. Ana cadde de bir pastane buldum, oraya girdim. Dışarının çılgınlığından sonra iyi geldi. Biraz pasta yiyip, tekrar düştüm yollara. Biraz yürüyüp, bu sefer President Hotel'e girdim. Restoranında bir kahve içeyim dedim ama sigaraya izin olmadığı için kahvemi lobiye getirtip orada içtim. Oradan da çıktım. Daha dünya kadar vaktim var ama yapacak birşeyim yok. Tekrar istasyona gelip, bütün istasyonu en az on kere tavaf edip, bütün gereksiz dergileri okuduktan sonra saat 2'ye yaklaştı da tekrar gişeye gittim. Bu gişe turistler, gazeteciler ve kadınlar için olmasına rağmen, her tip var. Hepsinin elinde formlar, bazılarının bilet alması 20 dakikayı buluyor. Bir de araya kaynamaya çalışanlar..Sustum, sustum ama en sonunda dayanamadım. Önüme girmeye çalışan çocuğu arkaya yolladım. Aynı şeyi birkaç kere yaptıktan sonra, bu sefer kuyruktakiler de bana yardıma başladı. Biri araya girmeye çalıştığında benden önce atlıyorlar: ''Burada kuyruk var, arkaya'' diye. Çok güldüm içimden. Yani ben olmasam, herkes önlerine geçecek, onlar da öyle bakacak. Buranın insanı işte..
Yarım saat sonra sıra en sonunda bana geldi. Bu arada arkamdaki amca bana bir form daha doldurttu. Bileti, formu uzattım, adama mümkünse pencere kenarı istediğimi söyledim. Adam yüzüme garip garip baktı..İptal etmek istemiyorsan niye form doldurdun dedi. İşte o an yüreğime inecekti. Pencere kenarı demesem benim bilet iptal. Neyse, yazdı yer numaramı, sevinçle ayrıldım oradan. Burada kesinlikle bir gece geçirmek istemiyorum çünkü. Çantamı alıp yollandım perona, hala pek bir fikrim yok nasıl bir yer aldığım hakkında. Önce arkadaki tahta koltuklu vagonlara baktım, yok değil. Bir görevliye sordum, gösterdi..Vayyy dedim, hiç de fena değil. Anlaşılan klimalı, kuşetli vagondan yer almışım. Çok iyi..Yastıklar, battaniyeler bile var. Şansıma yanım da boş, sadece karşımda bir bey var..Yolda çaydı, muhabbetti, uykuydu derken çabuk bitti. Bir saat rötarla en sonunda gece 10'da Varanasi'ye vardım. Bu arada benim biletteki diğer kodların da sırrını çözdüm. Meğerse yerim garantiymiş de nerede oturacağım belli değilmiş. O sıralara girmek yerine vagonlardaki listelere beksam – aynı herkesin yaptığı gibi- yerimi bulacağım. Meğer boşuna korkmuşum o kadar buralarda kalacağım diye.
Prepaid taksiyi ararken, yanıma bir genç geldi. Taksi dedi, yok dedim, nereye dedi, Shanti Guest House dedim, 60 rupi dedi. Aslında o kadar tutmaz ama yorgunum, saat geç, hadi götür bakalım dedim. Bakımlı, temiz bir tripodun yanına geldik. Çantamı koydum, başladı bana otel satmaya çalışmaya. Rezervasyonum var, arkadaşlarım orada deyince beğenmedi, oradaki bir rikşacıyı çağırıp, onunla git dedi. Benim için farketmez. Adamcağız zar zor koyuldu yola, bir yerden sonra da indi, çekmeye başladı. Eh, benim ağırlığım, bir de çanta, bir de yokuş, fena zorlandı zavallım. Bir yerde kenara çekti, indirdi beni, yüklendi çantamı, beni takip et dedi. Buranın sokakları o kadar dar ki, rikşalar bile giremiyor. O karanlıkta beni labirentimsi sokaklardan geçirip hostele getirdi. Kendim o karanlıkta hayatta bulamazdım burada yolumu. Adama öyle bir para verdim ki, gözlerine inanamadı. Fiyat 60'tı ama eminim onun en az yarısını hanutçu bozuntusu alacak. Böylece iyi para kazanmış oldu. Sonuna kadar haketti bence. Çok zor ama keşke Ersoy da böyle birine denk gelse diye geçirdim içimden..
Hostelde sadece iki tip oda boş, biri 150, diğeri 1000 rupi. Ne yapacağım ben pahalı odayı deyip, 150 rupiliği aldım. Çok küçük bir oda, dışarı penceresi yok ama benim için gayet yeterli. Hatta kendi banyom bile var, her nekadar sıcak su olmasada. Yukarda kocaman bir teras, internet, restaurant, herşey var. Üstelik önümde Ganj manzarası. Daha ne isterim?
Dün biraz çıkıp dolaştım, para çektim, akşam da milletle muhabbet..Çok heyecanlıydım aslında, bugün Ersoy gelecek diye. Bir türlü uyku tutmadı. İstasyona gitsem karşılamaya diye düşündüm hatta ama kapı kilitli, dışarda kimsecikler yok. Cesaret edemedim. Burası gece yarısından sonra bayağı korkutucu bir yer. Her yer sis ve duman kaplı. Çünkü ölü yakma işinin çoğu gece yapılıyor, kokusunu bile alıyorsunuz. İşin bu tarafını sevmedim ama nehre bu kadar yakın olunca..Üstelik o gece sessizliğinde duyduğum bazı seslerin de tam karşımızdaki binadan geldiğini farkettim. Krematoryummuş meğer..
En sonunda biraz uyuyup uyandığımda saat altıbuçuktu. Ersoy ha geldi, ha gelecek derken onbir oldu. Ve ben fena halde endişelenmeye başladım. Tren rötar mı yaptı, başka birşey mi oldu diye..İnsanın aklına neler geliyor. En sonunda mailini kontrol ettim de rahatladım, meğer bugün yola çıkıp, yarın burada olacakmış..
Ve işte hala buradayım..Terasta manzara karşısında yazıyorum. Burada hayat zaten damlarda devam ediyor. Müzikler, dans edenler burada, uçurtma uçuranlar, çamaşır kurutanlar burada. Bütün bu hayatın yanısıra da nehrin karşı kıyısında yakılmış bir ateş. Orada da ölü yakıyorlar, Ganj gatlarında yakılmak bile bir ayrıcalık. Karşı kıyı ise daha fakirlerin yeri. Yine de onlar bile şanslı, en azından o ateşi yakacak odunu alacak paraları varmış.
Bir de tabii maymunlar var. Türkiye'den ayrılmadan bir belgesel seyretmiştim: Maymun İstilası diye. Hindistan'daki bazı şehirler maymunlar tarafından ele geçirilmiş durumda. İnsan ve hayvan krallıkları içiçe yaşıyor. Varanasi de öyle bir yer. Bizim terasın da etrafında dolanıyorlar, tepede geziniyorlar ama içeri girmiyorlar. Ya da düne kadar öyleydi. Dün köşe masada oturmuş birşeyler okurken, karşımdaki direğe bir maymun geldi. Baktı baktı gitti. Arkasından iki kere daha geldi ama yine sadece baktı. En son sefer geldiğinde ise dosdoğru masaya, karşıma atladı. Genç bir erkek. Baktım acaba ne istiyor diye. Gözleri masadaki Marlboro paketine kayınca anladım niyetini, ani bir refleksle ondan önce kaptım sigarayı. Çılgına döndü, saldıracak gibi oldu ama saldırmadı ve gitti. Günün ilerleyen saatlerinde birkaç kere daha geldi, tepemizde bir sürü gürültü yaptı. Yan damdaki gençler zaten işaret ettiler, hala orada, içeri git diye. Böylece maymun korkusundan bütün gün bir daha terasın kenarına fazla yaklaşmadım. Ama o köşeye onun için bir Hint sigarası ve boş bir Marlboro paketi bıraktım. Ne yapacaksa artık. Ama benim pahalı Marlboro'mu kimseye kaptırmadım..
Şimdi bekliyorum, yarın Ersoy burada olacak..
Lumbini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lumbini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Ocak 2009 Salı
Pokhara'dan Lumbini'ye
Bir gün daha bitti sayılır. Sayılır diyorum çünkü saat daha 20:45 ve her yer, kaldığım da dahil olmak üzere, kapandı bile. Bari hazır vakit çokken ben de son iki günü yazayım bari dedim.
Dün Pokhara'da son günümdü. Ne yapalım diye düşünürken aklımıza hiçbirşey yapmamak gibi harika bir fikir geldi, biz de aynen öyle yaptık. Çıkıp güzel bir kahvaltı edelim derken bizimle aynı yerde kalan Alman amcaya rastladık. Adamcağız kafayı budizmle fena bozmuş. Önce beni denedi, baktı olmuyor, Hapi'ye dadandı. Bir haftanın sonunda ikimizden de hayır gelmeyeceğini anladı ve bizi Budist yapma çabasından en sonunda vazgeçti. Sevmiyorum böyle müritli falan işleri. Taa ilk geldiğimde Delhi'de tanıştığım çocuk da birinin müridiydi de anlata anlata bitiremiyordu. Kardeşim, mürit olacaksam kendi memleketimde bulurum bir tarikat, hem faydası olur en azından. Hatta niye mürit olayım ki, kurarım kendi tarikatımı, kendi kendimin müridi olurum. Ne garip işler bunlar..
Kahvaltıdan sonra yürümeye başladık. Yürüdük, yürüdük, turist alanından çıktık, Pokhara merkeze yaklaştık. Sonra da yeter bugünlük bu kadar faaliyet deyip geri döndük. Yolda tam turist alanı girişinden önce meyve suyu sıkıp satan tezgahlar var. Zaten yorulmuşuz, gittik birine. Hepsi yanyana zaten. Elarabasıyla dolaşıp, eski kıyma makinelerine benzer makinelerde meyveleri sıkıp, süzüp, satıyorlar. Ne kadar dedik portakal suyu, 40 rupi. Yani bir liradan az. Tamam, yap dedik. Tam başlayacak, sordu, karışık istermisiniz diye. O ne kadar dedik. Pahalı dedi, tam 60 rupi. Eh pahalı mahalı, içelim dedik. Adamcağız o sırada bize nar da ikram etti, o meyve sularını hazırlarken çöplendik. Bu arada Hapi narı bilmiyor. Ayaküstü ona Ortadoğu ve nar kültürü, nar ekşisi ve kullanım alanları hakkında bir de ders verdim. Meyve suları geldi, Hapi aldı kafaya dikti. Ben de içeceğim ama adam dikkatle beni seyrediyor, endişeli. Bir yudum içtim, çok güzel, teşekkürler dedim, gülümsedim, ancak o zaman rahatladı. O da gülümsedi ve işine devam etti. Bakarmısın, adam tezgahta meyve suyu satıyor, bizi bir daha görmeyeceği belli ama hala endişeli, beğendik mi beğenmedik mi diye. Teknosa müşteri ilişkilerinin görmesi ve anlamaya çalışması gereken bir durum. Ama anlayabileceklerinden emin değilim doğrusu. Onlara fazla gelir. Kendilerine ne kadar sinir olduğumu anlatabilmişimdir umarım.
Oradan geri yürürken -en sonunda- köşede wi-fi'si olan bir yer olduğunu farkettim. Lazım olursa adı Moondance. Diğerlerine göre daha pahalı ama değer. Nasılsa yemek içki fiyatına internet de dahil, ayrı ödemek gerekmiyor. Neyse, oraya daha sonra gelirim.
Arada biraz alışveriş falan derken otele geldik. Eşyaları toplamam lazım, sabah otobüs saat altıbuçukta. Hesapta Lumbini'ye erken varacağım ya. Eşyaları topladıktan sonra tam biraz uzandım, başka bir harika kitap okuyayım derken Hapi daldı odaya: Saat dört, kahve vakti diye. Çaresiz kalktım, ondan sonraki saatleri kahve, internet derken geçirdik. Bu arada ben biraz kaçıp güzel bir ateş başında kitabımı bitirdim.
Oradan da kalkıp Moondance'e gittik. Sorun benim internete illa kendi bilgisayarımdan girmek istememdi. Çünkü bankaya girip döviz bozmam lazım ki, para çekebileyim. Moondance hoş bir yer, internet işlerimi hallederken Hapi uyumaya gitti, bu arada hat koptu, ben de yeter deyip bıraktım. Garsonla muhabbete başladık. Hani hatırlarsanız Pokhara'da otel ve restoran çalışanları grevde diye yazmıştım. Meğer gazete de yalanmış, maaşlar 500-1000 rupi arasıymış. Yani aylık 10-20 lira. Eh grev yaptınız da ne oldu dedim, bari alabildiniz mi? Nerde? Daha görüşeceklermiş. Yani sayın sendikacılarla işverenler. Yalan olmuş anlayacağınız. Aynı tas, aynı hamam..
Oradan da bye bye demeye Busy Bee bara uğradım. Oraya sadece iki kere gittim ama herkes tanıyor. Vallahi içmemden değil, burada da benden 'Hep gülümseyen kız' diye bahsediyorlar. Anlaşılan benim kadar yumuşak başlı müşterileri olmamış bugüne kadar. En asık suratlı garson kız bile geldi sarıldı. Bu arada halı piyasası korksun benden. Oraya bir tenis turnuvası için gelmiş olan namı-diğer halı kralıyla bile tanıştım. Türkiye en iyi müşterisiymiş meğerse..Ne sürpriz ama!
Çanta kapalı, gayet içim rahat uyudum. Sabah bir uyandım ki saat 6:15..Otobüsün kalkmasına 15 dakika var. Hapi de sözüm ona benimle gelecekti ama zavallım açamadı gözünü. Ben de o karanlıkta yüklendim çantayı, fırladım yola, bir taksi bulup, terminale gittim. Ama nasıl korka korka..Ya kaçırdıysam otobüsü diye..Daha gelmemiş bile. Bir çay isteyip oturdum, sütlü, şekerli, baharatlı güzelim Nepal çayı. Sigaramı da yaktım, şöyle bir savurdum ve aklıma geldi. Şu ufak çantayı bir kontrol edeyim diye. Malum fena halde unutkan olabiliyorum. Atıyorum elimi çantaya, birşey eksik ama ne, bir türlü çıkaramıyorum. Bir farkettim ki laptop yok. Ohha yani! Kendini unut, pasaportu unut da yani bu laptop..Aklıma geldi ki yatakta kaldı. Salak kafam dün gece geldiğimde elektrik var diye şarja takmıştım. Unutmayayım diye de yatağın içinde, yanıbaşımda bırakmıştım. Sen o aceleyle bırak git terminale. Nasıl tutuştum ama..Ya laptop kalacak, ya otobüs gidecek. Eh, laptop tabii ki ağır bastı. Çaycıdaki adama çantamı bırakıp, orada çalışan genç çocuğa aman bana bir taksi bul dedim. Adam zaten sen merak etme ben otobüsü bekletirim dedi ama ya olmazsa.Hava da daha karanlık, çok erken. Ortada taksi falan yok. Ben fırlayıp otele doğru koştururken şans eseri bir taksi yakaladım, hemen otele fırladım. Bir yandan da acayip korkuyorum, odanın kapısı direkt dışarı açılıyor, ben de ardına kadar açık bıraktım. Ya bir hırsız birşey girdiyse diye..Odaya gelip yorganı kaldırınca laptopu buldum. Hani derler ya allah sevdiği kuluna önce eşeğini kaybettirir, sonra buldurur diye. Aynı o işte.
Geri fırladık terminale. Otobüs gelmiş ama herkes bana acele etme, çayını, sigaranı iç diyor. İçemediğim çayımın üstünü bile peçeteyle kapamışlar, gelince içeyim diye. Kim kaldı bu devirde bu kadar düşünceli, bu kadar sevecen olabilen? Hele de hayatlarında büyük ihtimalle sadece bir kere görecekleri bir yabancıya karşı..İnsanlık budur işte..
Geldiğimden beri yazacağım, hep aklımdan çıkıyor. Günde on kez düşünmeme rağmen demek ki düşündüğüm zamanlarla yazdığım zamanları bir türlü çakıştıramadım. Neyse, sonuç şu: Tayland'ın sloganı 'The Land of Smiles'..Haltetmiş onlar. Gülümseyen insanların ülkesi asıl Nepal. Taylandlılar gülümser ama bence asıl o zaman korkmak lazım. Acaba akıllarından ne geçiyor diye..Ben Nepallileri tek geçerim, kimse kusuruma bakmasın. Hatta kusura bakmayın ama bizimkilerin bile Nepallilerden insanlık dersi alması lazım. Zor durumda olabilirler ama o kadar iyi kalpli, o kadar kibarlar ki..Şöyle diyeyim, öyle olmadıklarını bir kere bile görmedim...
En sonunda Pokhara'dan yola çıktık. En ön sıradayım, yanımda yaşlıca bir bey var. Yanda da karısı ve kızı. Önce tabii ki sığamadık koltuğa, bendeki cüsseyle çok zor bu otobüsler. Yine de kibar kibar, birbirimize gülümseye gülümseye başladık yolculuğa. Başladık dağlara tırmanmaya, yaklaşık yarım saat olmuştu ki, şöför sola çekti, bizdeki sağa çekmenin Nepalcesi oluyor bu. Motor kapağı tam yanında, açtı birşeyler pompalıyor. Uğraştı, didindi, olmadı. En sonunda yoldan geçen bir motosikletliyi durdurdu, atladı arkasına, gitti. Motora yakıt gitmiyor, ne yapalım, kaldık dağ başında. Muavin yakında bir yerde çay ayarlamış ama işin doğrusu benim keyfim yerindeydi, ben oturup kitap okumaya devam ettim. Arada üşüdüm, ama benim çanta bagajda yer kalmadığı için zaten içerdeydi, açıp yastık yaptığım uyku tulumumu ve uçak battaniyemi aldım. Hani orada bir gün kalsak umrumda değil. Bir gün önceden hazırladığım peynirli sandvicim de var. Onu da muavinle paylaşıp, kitap okumaya devam ettim. Böyle şeyler çok garip, ufacık birşey insanları yakınlaştırıyor birden..Sanırımikram ettiğim yarım sandvic yüzünden, daha sonra bütün yol boyu herkes bana yardım etti. Çantamı taşıdılar, beni muzlarla beslediler, çay ikram ettiler. Arkada oturan Japonlar da garip garip baktı. Bu Japonlar zaten garip tipler, hele ki kendi alıştıkları ortamın dışına çıkınca. Hepsi ayrı problemliydi. Genç bir çiftten hatun olanı yolun ilk saatinde kustu, azar da yedi, niye camı açıp kusmadın diye. Çünkü insanların çantalarını mahvetti. İnsan bir özür diler en azından..Yok..Sonra öbürü kafasını otobüsün kapısına vurdu diye bağırmadığını bırakmadı. Tuvalet sırasında beklemedi, insanlar sen ne yaptığını sanıyorsun dediklerinde bile tınmadı. İki kişilik koltuğa çantasını yerleştirdi, yaşlı bir çifti ayakta bıraktı. Ta ki bizim Hollandalı kocaman adam duruma el koyana kadar. Ve aynen, özür falan yok.. Bir de tek başına bir hatun vardı, o da kimseyle konuşmadı, selamlaşmadı bile..Kafasına bir atkı sarıp, bütün günü öyle geçirdi. Günün sonunda benimle aynı dalavereye geldi ama ben yemedim, o yedi. Bir kere bakmış, selamlamış olsa onu orada bırakmazdım. Ya da Lumbini otobüsünde beni yanımda rahat bir yeri olurdu. Ama vicdanım rahat işin doğrusu..Vermeden alınmaz. Ve vermekten kasdettiğim sadece giraz güleryüz, o kadar..Birazdan anlatacağım dalavere hikayesini, bugün çenem düştü, farkındayım..
Bu arada yol..Aklınızda bulunsun, burası highway yani otoban olarak geçiyor ama ben böyle yolu bir tek Bolivya'da gördüm. Belki duymuşsunuzdur: Dünyanın en tehlikeli yolu..Hele ki yükseklik korkusu olanlar aman uzak dursun. Korkutucu ama o kadar da heyecanlı ve güzel. Virajlar dağların, köylerin arasından geçiyor ve aşağıda nehir var. Aşağıda derken en az 200 metrelik uçurumlardan bahsediyorum. Hani böyle yerleri seven ben bile arada tepeleri seyrettim. Şöförse o kadar direksiyon sallamaktan en az on kilo vermiştir. Bir de bu yolun muson zamanı geçilmez olduğunu okumuştum. Kesinlikle doğru, her yer heyelan.
Herneyse, yolun en azından son kısmı düz yol. Bu arada son yirmi kilometre için başka bir otobüse aktarıldık toptan turistler olarak. Yeni otobüs de aynı. Ne kadar kötü olduklarını anlatmayacağım, felaketler işte, anlayın..Trafik desen başka..İstanbullu bile araba kullanamaz bu yollarda. Bizim motorlular neler yaşamış, düşünmek bile zor.
Bhairuawa'da hepimiz indik, artık herkes kendi yoluna. Ben Lumbini'ye devam edeceğim, otobüsleri hemen karşı köşede zaten. Yüklendim çantayı, yaklaşınca hemen buldular beni Lumbini diyerek. Neden Lumbini? Çünkü yol üstü, Buda'nın doğduğu yer, hem de Ersoy'la buluşana kadar vaktim var. Budistler için en önemli hac yerlerinden biri. Hazır buralardayken görmek iyi olur diye düşündüm. Zaten her taraftan koruma altında sayılırım. Dünyada bir sürü insandan daha fazla cami, kilise, sinagog,tapınak, stupa, pagoda gezdim. Hem de her cinsini. Bir de burayı görelim bakalım.
İtiraf etmem lazım, ben geze geze paranoyaklaşmışım. Lumbini otobüsünün bagajında yer olmadığı için çantamı üste koymak istediler. Anlıyorum, bagajları ufacık zaten bunların ama aklıma hep o tepelerden çalınan çanta hikayeleri geliyor. İçinde kıymetli birşey yok ama şu anda sahip olduğum ve önümüzdeki iki ay boyunca ihtiyacım olan herşey orada. Benim için çantamı kaybetmek evimi kaybetmek gibi birşey şu an. Ama mecburum, vereceğim. Orada biraz dil bilen bir genç var, ona sordum en sonunda. En azından sorumlu biri gibi görünüyordu. Ver dedi, sorun olmaz. Ufak çantamı da şöförün yan tarafındaki koltuğa koydurttu. Ben çekindim ama o ısrar etti. Sonunda bindik, tıklım tıklım otobüs. Klasik Hindistan, kapıdan sarkanlar, tepede oturanlar. Şöförle benim arama da iki yaşlı amcayı yerleştiriverdiler. Şöför bindi, bir baktım bizim genç adam. İçim rahatladı, en azından ne yaptığını biliyordur diye düşündüm. Bu yaşlı amcalar da çok tatlı. Ebat olarak ikisini toplasan benim kadar etmezler ama çok güleryüzlüler. Yol boyu bana fıstık ikram edip durdular.
Burası tam bir sınır bölgesi, her türlü insan var. Ama en büyük değişiklik renklerin iyice koyulaşması. Ben aralarında sütbeyaz kalıyorum artık. Bir de artık ingilizce bilen yok gibi, mimiklerle anlaşıyoruz sadece.
Yola çıktığımızda bir de güzel müzik koydu genç şöför..Keyfim iyice yerine geldi. Bir yandan da soruyorum kendime, ne alakası var? Sabahtan beri kendimi o kadar rahat, o kadar iyi hissediyorum ki. Sanki yanlış birşey yapıyormuşum gibi geliyor. Demek sene boyunca kendimi nasıl kasmışsam, hepsi teker teker yok oluyor günbegün. Bugün bir ara aynaya baktığımda saçlarıma bile bayıldım. O kadar asi, yola konulmaz ve yumuşaklar ki..Zamanında en yakın arkadaşım bana bu saçlar yüzünden Peter Pan adını takmıştı. Yolda olmak insanı Peter Pan'laştırabiliyor. Hatta içinde olduğun berbat otel odalarını bile saraylaştırıp, yemeklerinin hepsine çikolatalı pasta tadı verebiliyor.
Şimdi daha ekşi bir konuya atlayıp, dalavere hikayesine geleyim. Lumbini'ye gelmeden önceki son kavşakta otobüsün yanına bir genç geldi. Lumbini Guest House'danım, otobüs terminalinde inin, yerimiz orası dedi. Haritaya göre öyle zaten. O yüzden bir sonraki durakta bizim genç şöför bana in dediğ halde inmedim, salağım ya. Son durağa kadar gittim, otobüsten indiğimde adam oradaydı. Beni ve buralı bir çifti aldı, benim Lumbini Guest House sandığım yere götürdü. Ama o değil, zaten adı bile aynı değil. Bu arada Japon kızımız da arkamızdan gelmiş. Sonuçta ben odalara baktım ama ben gidiyorum deyip çıktım. Süper bile olsa kandırılmak fena. Otobüsten indiğim yere geldim, ortada ne rikşa var, ne birşey. Adamın güvendiği o, gelen gitmek istese de gidemez çünkü araç yok. Ya 1-2 km. yürüyeceksin, hava kararmış, ya da orada yatacaksın. Karşıdan gelen bir rikşa gördüm, bu arada bana yardım etmeye çalışan tipler belirdi. Rikşacı yok, almam deyince bir adam üstüme atladı, ben seni götürürüm diye ve tam o anda bir genç geldi, tam beyaz atlı şövalye, sen geç şu otobüse dedi. Bir baktım benim geldiğim otobüsün muavini. Al dedi çantanı da içeri, birazdan gideceğiz, seni bırakırız, bekle..Bana sarkan adamı da kovaladı, ben de bindim. İşte Japon kızı o zaman seyrettim. Bir-iki yürüdü, orada hiçbirşey yok, vazgeçip döndü. Bir an dedim çağırsam diye..Vicdanım rahat etmiyor işte. Ama çağırmadım, benim olduğum tarafa baksa belki. Hala vicdan konusunda rahatsızım, ama olamadı, ne yapayım?
Meğer bu, geriye, Lumbini'ye geri dönen son otobüsmüş, geç kalan bir aileyi epey beklemek zorunda kaldık.
Lumbini merkeze geldiğimde ilk iki sorduğum yer doluydu, üçüncüde yer buldum. Hepsi yanyana zaten. Kalite olarak da bir farkları yok. Fiyat farkları odanın penceresinin olup olmaması, banyosunun olup olmamasına göre belirleniyor zaten. Burada da elektrik yok ama hemen her yerin kendi bataryası ya da jeneratörü var.
Eşyaları bırakıp biraz yürüyeyim dedim, 50 metre gittim, köy bitti. Yemek yiyeyim dedim, hiçbirşey yok. Tam parkın girişinin karşısında bir yer gördüm, Peace Land Restaurant. Baktım, açık. Oturup birşeyler yiyeyim derken saat akşam 9 oldu. Artık odaya gideyim bari dedim ama dışarı bir çıktım ki zifir karanlık. Allahtan fener var da kafamı gözümü yarmadan sokağa gelebildim. Orada ışık vardır diye umuyordum ama nerede? Heryer kapalı, tek bir ışık yok, hostellerde bile. Benimkini bulmaya çalışıyorum, isimler de çok benzer..Lumbini Village Lodge, Peace Lodge, Garden Lodge. Fener ışığında zar zor buldum kaldığım yeri ama ışık yok. Kapılar, kepenkler kapalı. Kapıyı çaldım, kim o diye soruyorlar. Benim ya, alın içeri, bu kadar erken kapatırmı insan?
Aldılar, odama gidip, yatağa girdim. Bunların bir kısmını da oradan yazıyorum.
Hala sıkılmadınızmı?
Devam edeceğim...
Dün Pokhara'da son günümdü. Ne yapalım diye düşünürken aklımıza hiçbirşey yapmamak gibi harika bir fikir geldi, biz de aynen öyle yaptık. Çıkıp güzel bir kahvaltı edelim derken bizimle aynı yerde kalan Alman amcaya rastladık. Adamcağız kafayı budizmle fena bozmuş. Önce beni denedi, baktı olmuyor, Hapi'ye dadandı. Bir haftanın sonunda ikimizden de hayır gelmeyeceğini anladı ve bizi Budist yapma çabasından en sonunda vazgeçti. Sevmiyorum böyle müritli falan işleri. Taa ilk geldiğimde Delhi'de tanıştığım çocuk da birinin müridiydi de anlata anlata bitiremiyordu. Kardeşim, mürit olacaksam kendi memleketimde bulurum bir tarikat, hem faydası olur en azından. Hatta niye mürit olayım ki, kurarım kendi tarikatımı, kendi kendimin müridi olurum. Ne garip işler bunlar..
Kahvaltıdan sonra yürümeye başladık. Yürüdük, yürüdük, turist alanından çıktık, Pokhara merkeze yaklaştık. Sonra da yeter bugünlük bu kadar faaliyet deyip geri döndük. Yolda tam turist alanı girişinden önce meyve suyu sıkıp satan tezgahlar var. Zaten yorulmuşuz, gittik birine. Hepsi yanyana zaten. Elarabasıyla dolaşıp, eski kıyma makinelerine benzer makinelerde meyveleri sıkıp, süzüp, satıyorlar. Ne kadar dedik portakal suyu, 40 rupi. Yani bir liradan az. Tamam, yap dedik. Tam başlayacak, sordu, karışık istermisiniz diye. O ne kadar dedik. Pahalı dedi, tam 60 rupi. Eh pahalı mahalı, içelim dedik. Adamcağız o sırada bize nar da ikram etti, o meyve sularını hazırlarken çöplendik. Bu arada Hapi narı bilmiyor. Ayaküstü ona Ortadoğu ve nar kültürü, nar ekşisi ve kullanım alanları hakkında bir de ders verdim. Meyve suları geldi, Hapi aldı kafaya dikti. Ben de içeceğim ama adam dikkatle beni seyrediyor, endişeli. Bir yudum içtim, çok güzel, teşekkürler dedim, gülümsedim, ancak o zaman rahatladı. O da gülümsedi ve işine devam etti. Bakarmısın, adam tezgahta meyve suyu satıyor, bizi bir daha görmeyeceği belli ama hala endişeli, beğendik mi beğenmedik mi diye. Teknosa müşteri ilişkilerinin görmesi ve anlamaya çalışması gereken bir durum. Ama anlayabileceklerinden emin değilim doğrusu. Onlara fazla gelir. Kendilerine ne kadar sinir olduğumu anlatabilmişimdir umarım.
Oradan geri yürürken -en sonunda- köşede wi-fi'si olan bir yer olduğunu farkettim. Lazım olursa adı Moondance. Diğerlerine göre daha pahalı ama değer. Nasılsa yemek içki fiyatına internet de dahil, ayrı ödemek gerekmiyor. Neyse, oraya daha sonra gelirim.
Arada biraz alışveriş falan derken otele geldik. Eşyaları toplamam lazım, sabah otobüs saat altıbuçukta. Hesapta Lumbini'ye erken varacağım ya. Eşyaları topladıktan sonra tam biraz uzandım, başka bir harika kitap okuyayım derken Hapi daldı odaya: Saat dört, kahve vakti diye. Çaresiz kalktım, ondan sonraki saatleri kahve, internet derken geçirdik. Bu arada ben biraz kaçıp güzel bir ateş başında kitabımı bitirdim.
Oradan da kalkıp Moondance'e gittik. Sorun benim internete illa kendi bilgisayarımdan girmek istememdi. Çünkü bankaya girip döviz bozmam lazım ki, para çekebileyim. Moondance hoş bir yer, internet işlerimi hallederken Hapi uyumaya gitti, bu arada hat koptu, ben de yeter deyip bıraktım. Garsonla muhabbete başladık. Hani hatırlarsanız Pokhara'da otel ve restoran çalışanları grevde diye yazmıştım. Meğer gazete de yalanmış, maaşlar 500-1000 rupi arasıymış. Yani aylık 10-20 lira. Eh grev yaptınız da ne oldu dedim, bari alabildiniz mi? Nerde? Daha görüşeceklermiş. Yani sayın sendikacılarla işverenler. Yalan olmuş anlayacağınız. Aynı tas, aynı hamam..
Oradan da bye bye demeye Busy Bee bara uğradım. Oraya sadece iki kere gittim ama herkes tanıyor. Vallahi içmemden değil, burada da benden 'Hep gülümseyen kız' diye bahsediyorlar. Anlaşılan benim kadar yumuşak başlı müşterileri olmamış bugüne kadar. En asık suratlı garson kız bile geldi sarıldı. Bu arada halı piyasası korksun benden. Oraya bir tenis turnuvası için gelmiş olan namı-diğer halı kralıyla bile tanıştım. Türkiye en iyi müşterisiymiş meğerse..Ne sürpriz ama!
Çanta kapalı, gayet içim rahat uyudum. Sabah bir uyandım ki saat 6:15..Otobüsün kalkmasına 15 dakika var. Hapi de sözüm ona benimle gelecekti ama zavallım açamadı gözünü. Ben de o karanlıkta yüklendim çantayı, fırladım yola, bir taksi bulup, terminale gittim. Ama nasıl korka korka..Ya kaçırdıysam otobüsü diye..Daha gelmemiş bile. Bir çay isteyip oturdum, sütlü, şekerli, baharatlı güzelim Nepal çayı. Sigaramı da yaktım, şöyle bir savurdum ve aklıma geldi. Şu ufak çantayı bir kontrol edeyim diye. Malum fena halde unutkan olabiliyorum. Atıyorum elimi çantaya, birşey eksik ama ne, bir türlü çıkaramıyorum. Bir farkettim ki laptop yok. Ohha yani! Kendini unut, pasaportu unut da yani bu laptop..Aklıma geldi ki yatakta kaldı. Salak kafam dün gece geldiğimde elektrik var diye şarja takmıştım. Unutmayayım diye de yatağın içinde, yanıbaşımda bırakmıştım. Sen o aceleyle bırak git terminale. Nasıl tutuştum ama..Ya laptop kalacak, ya otobüs gidecek. Eh, laptop tabii ki ağır bastı. Çaycıdaki adama çantamı bırakıp, orada çalışan genç çocuğa aman bana bir taksi bul dedim. Adam zaten sen merak etme ben otobüsü bekletirim dedi ama ya olmazsa.Hava da daha karanlık, çok erken. Ortada taksi falan yok. Ben fırlayıp otele doğru koştururken şans eseri bir taksi yakaladım, hemen otele fırladım. Bir yandan da acayip korkuyorum, odanın kapısı direkt dışarı açılıyor, ben de ardına kadar açık bıraktım. Ya bir hırsız birşey girdiyse diye..Odaya gelip yorganı kaldırınca laptopu buldum. Hani derler ya allah sevdiği kuluna önce eşeğini kaybettirir, sonra buldurur diye. Aynı o işte.
Geri fırladık terminale. Otobüs gelmiş ama herkes bana acele etme, çayını, sigaranı iç diyor. İçemediğim çayımın üstünü bile peçeteyle kapamışlar, gelince içeyim diye. Kim kaldı bu devirde bu kadar düşünceli, bu kadar sevecen olabilen? Hele de hayatlarında büyük ihtimalle sadece bir kere görecekleri bir yabancıya karşı..İnsanlık budur işte..
Geldiğimden beri yazacağım, hep aklımdan çıkıyor. Günde on kez düşünmeme rağmen demek ki düşündüğüm zamanlarla yazdığım zamanları bir türlü çakıştıramadım. Neyse, sonuç şu: Tayland'ın sloganı 'The Land of Smiles'..Haltetmiş onlar. Gülümseyen insanların ülkesi asıl Nepal. Taylandlılar gülümser ama bence asıl o zaman korkmak lazım. Acaba akıllarından ne geçiyor diye..Ben Nepallileri tek geçerim, kimse kusuruma bakmasın. Hatta kusura bakmayın ama bizimkilerin bile Nepallilerden insanlık dersi alması lazım. Zor durumda olabilirler ama o kadar iyi kalpli, o kadar kibarlar ki..Şöyle diyeyim, öyle olmadıklarını bir kere bile görmedim...
En sonunda Pokhara'dan yola çıktık. En ön sıradayım, yanımda yaşlıca bir bey var. Yanda da karısı ve kızı. Önce tabii ki sığamadık koltuğa, bendeki cüsseyle çok zor bu otobüsler. Yine de kibar kibar, birbirimize gülümseye gülümseye başladık yolculuğa. Başladık dağlara tırmanmaya, yaklaşık yarım saat olmuştu ki, şöför sola çekti, bizdeki sağa çekmenin Nepalcesi oluyor bu. Motor kapağı tam yanında, açtı birşeyler pompalıyor. Uğraştı, didindi, olmadı. En sonunda yoldan geçen bir motosikletliyi durdurdu, atladı arkasına, gitti. Motora yakıt gitmiyor, ne yapalım, kaldık dağ başında. Muavin yakında bir yerde çay ayarlamış ama işin doğrusu benim keyfim yerindeydi, ben oturup kitap okumaya devam ettim. Arada üşüdüm, ama benim çanta bagajda yer kalmadığı için zaten içerdeydi, açıp yastık yaptığım uyku tulumumu ve uçak battaniyemi aldım. Hani orada bir gün kalsak umrumda değil. Bir gün önceden hazırladığım peynirli sandvicim de var. Onu da muavinle paylaşıp, kitap okumaya devam ettim. Böyle şeyler çok garip, ufacık birşey insanları yakınlaştırıyor birden..Sanırımikram ettiğim yarım sandvic yüzünden, daha sonra bütün yol boyu herkes bana yardım etti. Çantamı taşıdılar, beni muzlarla beslediler, çay ikram ettiler. Arkada oturan Japonlar da garip garip baktı. Bu Japonlar zaten garip tipler, hele ki kendi alıştıkları ortamın dışına çıkınca. Hepsi ayrı problemliydi. Genç bir çiftten hatun olanı yolun ilk saatinde kustu, azar da yedi, niye camı açıp kusmadın diye. Çünkü insanların çantalarını mahvetti. İnsan bir özür diler en azından..Yok..Sonra öbürü kafasını otobüsün kapısına vurdu diye bağırmadığını bırakmadı. Tuvalet sırasında beklemedi, insanlar sen ne yaptığını sanıyorsun dediklerinde bile tınmadı. İki kişilik koltuğa çantasını yerleştirdi, yaşlı bir çifti ayakta bıraktı. Ta ki bizim Hollandalı kocaman adam duruma el koyana kadar. Ve aynen, özür falan yok.. Bir de tek başına bir hatun vardı, o da kimseyle konuşmadı, selamlaşmadı bile..Kafasına bir atkı sarıp, bütün günü öyle geçirdi. Günün sonunda benimle aynı dalavereye geldi ama ben yemedim, o yedi. Bir kere bakmış, selamlamış olsa onu orada bırakmazdım. Ya da Lumbini otobüsünde beni yanımda rahat bir yeri olurdu. Ama vicdanım rahat işin doğrusu..Vermeden alınmaz. Ve vermekten kasdettiğim sadece giraz güleryüz, o kadar..Birazdan anlatacağım dalavere hikayesini, bugün çenem düştü, farkındayım..
Bu arada yol..Aklınızda bulunsun, burası highway yani otoban olarak geçiyor ama ben böyle yolu bir tek Bolivya'da gördüm. Belki duymuşsunuzdur: Dünyanın en tehlikeli yolu..Hele ki yükseklik korkusu olanlar aman uzak dursun. Korkutucu ama o kadar da heyecanlı ve güzel. Virajlar dağların, köylerin arasından geçiyor ve aşağıda nehir var. Aşağıda derken en az 200 metrelik uçurumlardan bahsediyorum. Hani böyle yerleri seven ben bile arada tepeleri seyrettim. Şöförse o kadar direksiyon sallamaktan en az on kilo vermiştir. Bir de bu yolun muson zamanı geçilmez olduğunu okumuştum. Kesinlikle doğru, her yer heyelan.
Herneyse, yolun en azından son kısmı düz yol. Bu arada son yirmi kilometre için başka bir otobüse aktarıldık toptan turistler olarak. Yeni otobüs de aynı. Ne kadar kötü olduklarını anlatmayacağım, felaketler işte, anlayın..Trafik desen başka..İstanbullu bile araba kullanamaz bu yollarda. Bizim motorlular neler yaşamış, düşünmek bile zor.
Bhairuawa'da hepimiz indik, artık herkes kendi yoluna. Ben Lumbini'ye devam edeceğim, otobüsleri hemen karşı köşede zaten. Yüklendim çantayı, yaklaşınca hemen buldular beni Lumbini diyerek. Neden Lumbini? Çünkü yol üstü, Buda'nın doğduğu yer, hem de Ersoy'la buluşana kadar vaktim var. Budistler için en önemli hac yerlerinden biri. Hazır buralardayken görmek iyi olur diye düşündüm. Zaten her taraftan koruma altında sayılırım. Dünyada bir sürü insandan daha fazla cami, kilise, sinagog,tapınak, stupa, pagoda gezdim. Hem de her cinsini. Bir de burayı görelim bakalım.
İtiraf etmem lazım, ben geze geze paranoyaklaşmışım. Lumbini otobüsünün bagajında yer olmadığı için çantamı üste koymak istediler. Anlıyorum, bagajları ufacık zaten bunların ama aklıma hep o tepelerden çalınan çanta hikayeleri geliyor. İçinde kıymetli birşey yok ama şu anda sahip olduğum ve önümüzdeki iki ay boyunca ihtiyacım olan herşey orada. Benim için çantamı kaybetmek evimi kaybetmek gibi birşey şu an. Ama mecburum, vereceğim. Orada biraz dil bilen bir genç var, ona sordum en sonunda. En azından sorumlu biri gibi görünüyordu. Ver dedi, sorun olmaz. Ufak çantamı da şöförün yan tarafındaki koltuğa koydurttu. Ben çekindim ama o ısrar etti. Sonunda bindik, tıklım tıklım otobüs. Klasik Hindistan, kapıdan sarkanlar, tepede oturanlar. Şöförle benim arama da iki yaşlı amcayı yerleştiriverdiler. Şöför bindi, bir baktım bizim genç adam. İçim rahatladı, en azından ne yaptığını biliyordur diye düşündüm. Bu yaşlı amcalar da çok tatlı. Ebat olarak ikisini toplasan benim kadar etmezler ama çok güleryüzlüler. Yol boyu bana fıstık ikram edip durdular.
Burası tam bir sınır bölgesi, her türlü insan var. Ama en büyük değişiklik renklerin iyice koyulaşması. Ben aralarında sütbeyaz kalıyorum artık. Bir de artık ingilizce bilen yok gibi, mimiklerle anlaşıyoruz sadece.
Yola çıktığımızda bir de güzel müzik koydu genç şöför..Keyfim iyice yerine geldi. Bir yandan da soruyorum kendime, ne alakası var? Sabahtan beri kendimi o kadar rahat, o kadar iyi hissediyorum ki. Sanki yanlış birşey yapıyormuşum gibi geliyor. Demek sene boyunca kendimi nasıl kasmışsam, hepsi teker teker yok oluyor günbegün. Bugün bir ara aynaya baktığımda saçlarıma bile bayıldım. O kadar asi, yola konulmaz ve yumuşaklar ki..Zamanında en yakın arkadaşım bana bu saçlar yüzünden Peter Pan adını takmıştı. Yolda olmak insanı Peter Pan'laştırabiliyor. Hatta içinde olduğun berbat otel odalarını bile saraylaştırıp, yemeklerinin hepsine çikolatalı pasta tadı verebiliyor.
Şimdi daha ekşi bir konuya atlayıp, dalavere hikayesine geleyim. Lumbini'ye gelmeden önceki son kavşakta otobüsün yanına bir genç geldi. Lumbini Guest House'danım, otobüs terminalinde inin, yerimiz orası dedi. Haritaya göre öyle zaten. O yüzden bir sonraki durakta bizim genç şöför bana in dediğ halde inmedim, salağım ya. Son durağa kadar gittim, otobüsten indiğimde adam oradaydı. Beni ve buralı bir çifti aldı, benim Lumbini Guest House sandığım yere götürdü. Ama o değil, zaten adı bile aynı değil. Bu arada Japon kızımız da arkamızdan gelmiş. Sonuçta ben odalara baktım ama ben gidiyorum deyip çıktım. Süper bile olsa kandırılmak fena. Otobüsten indiğim yere geldim, ortada ne rikşa var, ne birşey. Adamın güvendiği o, gelen gitmek istese de gidemez çünkü araç yok. Ya 1-2 km. yürüyeceksin, hava kararmış, ya da orada yatacaksın. Karşıdan gelen bir rikşa gördüm, bu arada bana yardım etmeye çalışan tipler belirdi. Rikşacı yok, almam deyince bir adam üstüme atladı, ben seni götürürüm diye ve tam o anda bir genç geldi, tam beyaz atlı şövalye, sen geç şu otobüse dedi. Bir baktım benim geldiğim otobüsün muavini. Al dedi çantanı da içeri, birazdan gideceğiz, seni bırakırız, bekle..Bana sarkan adamı da kovaladı, ben de bindim. İşte Japon kızı o zaman seyrettim. Bir-iki yürüdü, orada hiçbirşey yok, vazgeçip döndü. Bir an dedim çağırsam diye..Vicdanım rahat etmiyor işte. Ama çağırmadım, benim olduğum tarafa baksa belki. Hala vicdan konusunda rahatsızım, ama olamadı, ne yapayım?
Meğer bu, geriye, Lumbini'ye geri dönen son otobüsmüş, geç kalan bir aileyi epey beklemek zorunda kaldık.
Lumbini merkeze geldiğimde ilk iki sorduğum yer doluydu, üçüncüde yer buldum. Hepsi yanyana zaten. Kalite olarak da bir farkları yok. Fiyat farkları odanın penceresinin olup olmaması, banyosunun olup olmamasına göre belirleniyor zaten. Burada da elektrik yok ama hemen her yerin kendi bataryası ya da jeneratörü var.
Eşyaları bırakıp biraz yürüyeyim dedim, 50 metre gittim, köy bitti. Yemek yiyeyim dedim, hiçbirşey yok. Tam parkın girişinin karşısında bir yer gördüm, Peace Land Restaurant. Baktım, açık. Oturup birşeyler yiyeyim derken saat akşam 9 oldu. Artık odaya gideyim bari dedim ama dışarı bir çıktım ki zifir karanlık. Allahtan fener var da kafamı gözümü yarmadan sokağa gelebildim. Orada ışık vardır diye umuyordum ama nerede? Heryer kapalı, tek bir ışık yok, hostellerde bile. Benimkini bulmaya çalışıyorum, isimler de çok benzer..Lumbini Village Lodge, Peace Lodge, Garden Lodge. Fener ışığında zar zor buldum kaldığım yeri ama ışık yok. Kapılar, kepenkler kapalı. Kapıyı çaldım, kim o diye soruyorlar. Benim ya, alın içeri, bu kadar erken kapatırmı insan?
Aldılar, odama gidip, yatağa girdim. Bunların bir kısmını da oradan yazıyorum.
Hala sıkılmadınızmı?
Devam edeceğim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
