Sayfalar

4 Şubat 2009 Çarşamba

VARANASİ - KAJURAHO – JHANSİ - HAYDARABAD

Satıcılardan fena halde daralmış halim.

Kajurahu

Tapınaklar.

Ahlaksızlık diz boyu!

Arkadaşlar..

Süper lüks otobüsümüz..

Jhansi Kalesi

Kaledeki kızlar..

Trende uyku..

Fena halde tembelim..Ersoy nasıl yapıyor, anlayamıyorum. O kadar yolculuğun arasında birşeyler yazmaya hep vakit bulabiliyor. Bense illa rahat bir yer arıyorum yazabilmek için. Sigaramı, çayımı içebileceğim, kimsenin beni rahatsız etmeyeceği bir yer. Öyle fazla zaman bulamadığım için de yazıp, yollayamıyorum işte.
27'si sabahı Ersoy Varanasi'ye gelip beni buldu en sonunda. Bu kadar rahat bulmasına şaşırdım aslında çünkü burada sokaklar tam bir labirent. Ben bile yolu bildiğim halde birkaç kere şaşırdım. Dapdar, hepsi birbirine benzeyen, bazılarına bisikletle bile girilemeyen geçitler bunlar. Yine de sora sora bulmuş burayı.
Burada neler yaptığımıza gelince: Varanasi'de önce akşam tekne turuna gittik. Adamlar çok güzel ayarlamışlar. Aslında ilk bir saati bedava ama ondan sonra tekneci soruyor, bir saat daha isterseniz puja törenini görürsünüz diye. Ama fiyat adamına göre. Bir önceki gün 40 rupi isterken, bizden adambaşı 30'ar istedi. Aynı şeyi alakasız bir tekneciden almaksa sadece 25 rupi. Biz olsun,verelim dedik ama bir iki kişi itiraz edince ben, herkes istediğini ödesin, bu saatten sonra müşteri bulamazsın zaten dedim. Böylece hep beraber devam ettik. Puja aslında her gün, hemen hemen her gatta yapılıyor ama iki yerde iyice abartmışlar. Dini bir törenden çok bir gösteriye benziyor bu iki yerde. Dev ışıklar, mikrofonlar, kocaman hoparlörler, pırıl pırıl giyinmiş genç rahipler..Hele bizim seyrettiğimizde guruya benzer bir adamın iki yanında birer yabancı vardı. Biri bembeyaz giyinmiş, sakallı yaşlıca bir adam, diğeri de sariye bürünmüş ama her tarafından yabancılık akan genç bir kadın. Önce anlamadım. Çünkü pek bir havaya girmişlerdi. Acaba Hindu mu bunlar diye düşündüm ama Hindu olarak doğmak lazım, sonradan bu dine geçilmiyor. Sonra yaşlı adam törenin ortasında kalkıp cep telefonuyla fotoğraf çekmeye başlayınca jeton düştü. Kesin beş yıldızlı otellerden birinden satılmış bir ''Puja Turu'' idi bu. Yine de iyiydi ama ben karanlıkta, tek başına ayinini yapanlardan çok daha fazla etkilendim. Onların müzisyeni, ışıkları, seyircileri yoktu ama çok daha gerçektiler. Karanlığın içinde, müzik olarak ellerinde bir çan..Sadece Ganj Ana, tanrıları ve onlar..Burada da inancın nasıl paraya dönüştürüldüğünü kaçıncı görüşüm. Ama dünyanın neresinde olursa olsun, Türkiye dahil, hala beni çok rahatsız ediyor. Gerçekten inananlara haksızlık gibi geliyor.
Varanasi'deki son günümüzde bir de benim fazla eşyalarımı Türkiye'ye gönderelim dedik. Giderken sırt çantam sadece on kiloydu ama ağırlık botlar, polarlar, kitaplar derken iyice arttı. Kaldığımız yere yakın olan postaneyi bulmak kolay oldu ama asıl postane daha ilerdeymiş. Oraya gittik, içeride inanılmaz büyük bir kalabalık var. İçeri nasıl gireceğiz diye düşünürken paketlenmiş eşyasını yüklenmiş bir yabancı gördük, bari ona soralım dedik. O da ne yazık ki Fransız çıktı. Buraya gelen Fransızlar pek, hatta bazısı hiç ingilizce bilmiyor. Bu nasıl cesaretse...İçeri gidin dediğini anladık ama kalabalıktan yürümek mümkün değil. Arada adamın, girişinde bir korumanın beklediği bir kapıdan girdiğini gördük, hemen arkasından gittik. Yabancı olduğumuzu görür görmez bizi de içeri aldılar. Tek derdimiz, ne yapmamız gerektiğini, ne kadar tutacağını öğrenmek. Bir adam hemen bize yardımcı oldu, fiyatları aldık ama saat zaten bir ve dörde kadar halletmemiz gerekiyor. Hemen geri yollandık, yolda plastik bir çanta alıp, eşyaları toplayıp geri döndük. Plastik derken haksızlık ettim, plastik çuval parçasından yapılma demeliydim aslında. Otele yol çok kısa olmasına rağmen kalabalıktan yürümeye çalışıp, eşyaları toplayıp geri dönmemiz tam 1,5 saat sürdü. Tek derdimiz benim ağırlıklarımı geri yollamak ama kalabalığı görünce neredeyse vazgeçiyordum. Ersoy da her iki dakikada bir yanımızdan geçen cenazeleri çekmeye çalışıyor bir yandan da..Geri göndermek istediklerim fazla değil, gore-tex ceketim, dağ botlarım, polarlar ve bir-iki kitap. Artık gereksiz ne varsa işte. Nasılsa artık daha sıcak yerlere gidiyoruz, hiçbirine ihtiyacım olmayacak. Bunlar çok ağır olmasa da çantada epey yer tutuyor.
Geri geldiğimizde postanenin karşısındaki ufak bir dükkana girip, paketi yaptırdık. Daha önce buradan hiç paket göndermemiştim ama hep anlatırlardı. Paketi kumaşa sarıp, dikiyorlar sonra da dikiş yerlerini balmumuyla mühürlüyorlar. Burada birçok şey değişmiş ama bazı şeyler hep aynı..Trende bile çarşafları kocaman kahverengi kağıt zarfa koyuyorlar ama nedense karton kutuyla posta kabul etmiyorlar. Bir de biz yabancılardan bahşiş beklentisinden olsa gerek, postaneye ilk seferden sonraki giriş çıkışlarımızı hep arka kapıdan yaptık.Yerliler upuzun kuyruklarda tıklım tıkış beklerken, biz aradan işimizi hallettik. Bizden bu kadar yardım karşılığında elbette birşey bekliyorlar. Burada bahşiş vermeden adım atmak mesele. Ersoy daha sonra adamlara karşılığını yanlışlıkla da olsa fazla fazla verdi zaten. Sadece o yüzden paket eve ulaşır diye umuyorum ya..
Hala pakedin eve ulaşacağını sadece umuyorum. Umuyorum diyorum çünkü buradan gönderilen malların ulaşmadığı ya da eksik ulaştığı konusunda çok şey duydum. Zaten bize yardım eden adam çıkışta gülerek ''İş karmanıza kaldı artık'' gibilerinden birşey söyledi. Nasıl olacaksa artık..Ah karma ah!
Oradan başka bir rikşa bulup ünlü IP Mall'a gidelim dedik. İtiraf etmem lazım, ben dedim aslında. Bu kadar zamandan sonra biraz modern birşey görmek istemiştimsadece. Aslında hiç umudum yoktu ama kime süpermarket dediysem, orayı söyledi. Nasılsa zaman var, bir bakalım dedik. Epey uzaktaymış ama yine de arada böyle turlar atmak iyi oluyor. Olmayacak şeyler görebiliyor insan bazen. Örneğin bir kliniğin duvarındaki ilan: ''Kürtaj! 200 rupi!'' gibi. 200 rupi sadece 6 lira. Evet, kürtaj sadece 6 lira. Nasıl koşullarda yapıldığını düşünmek bile istemiyorum. Burada sağlık zaten büyük sorun. Fakirlik, inançlar, kast sistemi, hepsi bir araya gelmiş ama hala nüfus artıyor. Hep deriz ya en büyük sorun eğitim diye. Aynen öyle işte.
Ayrılmadan Emel'le- kendisi doktordur- konuşuyorduk. Bir ara böbrek hastaları Türkiye'den Hindistan'a nakil olmaya gidiyordu, gazetelerde okuyordum. Hatta o ara yine Hindistan'da olduğum için ilgimi çekmişti. Meğer o hastaların, yani nakil yaptıranların çoğu ölmüş. Kimi enfeksiyondan, kimi yanlış ameliyatlardan. Ama çoğu da bizdeki laboratuarların bile teşhis edemediği garip mikropların yolaçtığı anlaşılmaz hastalıklar yüzünden. Buradaki fakirlerin biraz para için böbreklerini satması çok alışılmış bir uygulama. Hatta Varanasi'de olduğunu bildiğim ama ne kadar uğraştıysam da kimseye bir türlü yerini söyletemediğim bir merkez var. Gatlara yakın olduğunu biliyorum, o kadar. Bu merkezin özelliği ölmek üzere olan insanlara ölecek rahat bir yer sağlaması ve yakılma parasını karşılaması. Bunun karşılığında da işe yarar organlarının ölümden sonra alınmasına izin veriyorlar. Yasal durumu çook tartışılır ama gizliden gizliye hala devam eden bir ticaret bu. Burada ölmek, yakılmak ve küllerinin Ganj'a atılması her Hindunun yaşama amacı asında. Böylece yaşamın acılı döngüsünden kurtulup, Nirvana'ya ulaşacaklarını düşünüyorlar. Bu sayın Nirvana'ya ulaşmak için gereken para ise 500 rupi. Yani 15 lira-cık. Tabii bu elektrikli fırında yakılmanın bedeli. Sadece bir saat sürüyor ve kimsesizlere, kimliği teşhis edilemeyenlere ve gerçekten çok fakirlere bedava. Tabii asıl olay nehir kenarındaki gatlarda yakılmak. Bunun da fiyatı gatına göre değişiyor. Bazıları sadece çok çok önemli kişilere ayrılmışken, en popüler gat olan Manikarnika'da yakılmak minimum 3000 rupi. Bu, 300 kiloya yakın odunla üç saat yakılmak demek. Ayrıca odunun çeşidine göre de fiyat artıyor. Sandal ağacı sanırım en pahalısı ve gerçekten çok zenginler dışında kimse bunu karşılayamıyor. Normal olarak...
Hep okursunuz Varanasi hikayelerinde, insanlar nehirde gezerken yarı yanmış vücut parçaları görürler. Artık onlar yok, çünkü hükümet bunu yasaklamış. Herhalde yabancıların Ganj'da gördükleri ceset parçalarından bahsetmelerinden bıkmış olacaklar ki artık nehre artık sadece küller atılabiliyor, tabii bir de yakılamayanlar. Bu çok uzun bir hikaye ama ilgilenenlere hemen yazayım: Cüzzamlılar, hamile kadınlar, minik bebekler, kutsal kişiler ve yılan sokmasından ölenler yakılmıyor. Çünkü onların yakılmaya ihtiyacı yok, zaten günahsızlar. Hepsi iyi hoş da, neden yılan sokanlar da yakılamıyor diye sorarsanız, cevabı çok basit. Kobra da kutsal hayvanlardan sayılıyor, hatta bazı betimlemelerinde Şiva'nın boynunda bir kobra görülüyor. İşte o yüzden..
Buraya pek bir alışmıştım ama artık ufaktan gitme vakti geldi. Akşam istasyona tam zamanında, hatta biraz erken geldik ama tren yok. Ersoy deyip duruyor, hep geç kalıyorlar, niye zamanında gidelim ki diye. Ya bir kere zamanında gelirse. Tren bu, bizi beklemez ki. Üstelik öyle her istediğin zaman her istediğin yere hele ki istediğin sınıfta yer bulmak hiç kolay değil. Ben her zaman erken gitmeyi tercih ederim, ne kadar uzun zaman beklemem gerekse bile..Bu Hindistan'da hiç de kolay olamasa bile. Üstüne de bu tren istasyonlarının çoğu felaket kalabalık ve pis. Hele ki gece trenlerinin kalkış saatinde. Varanasi'de yerde yatan insanların arasında nasıl olduysa kalmış olan bir koridordan zar zor girip çıkabiliyorduk. Sakın bu insanların hepsinin tren beklediğini sanmayın. Bir kısmı bir yere gidecek belki ama çoğunluğu evsiz. Tren istasyonlarına sadece geceyi güvenli bir yerde geçirmek için geliyorlar. Çünkü sokakta bile sığınılabilecek en ufak yer kapılmış durumda.
Varanasi'de de tren epey rötar yaptı. Bu arada biz sırt çantalı kulübümüzü kurmuştuk bile. Herkes bizim gibi Satan'a, oradan da erotik rölyefleriyle ünlü tapınakları görmeye Kajurahu'ya gidiyordu. Bir ara İsviçre'li Bettina'yla sigara içmeye dışarı çıktık. Çevremizi öyle bir erkek kalabalığı sardı ki sormayın. Olay büyük! İki tane yabancı kadın sigara içiyor. Kadın olarak Hindistan'da bakışlara, hatta tacizlere alışmak lazım. Ben bakışları görmezden gelip, kalanında da koruma olarak önüme astığım sırt çantamı ve de dirseklerimi kullanıyorum. Epey işe yarıyor. Seyredilmeyeyse ne yazık ki çare yok, görmezden geleceksiniz..
Trenimiz geldi, biner binmez yerleştik ve ben her ne kadar okuyacağım diye inat etsem de uyuya kalmışım. Sabah 8:30 gibi Satan'a geldik ve istasyona gelir gelmez çevremizi taksiciler sardı. Buradan Kajurahu'ya otobüs var ama klasik Hint otobüsü ve 117 km yol tam dört saat sürüyor. İstasyondan otogara rikşa 30, otobüs bileti 70, sonuçta iki kişi toplam 170 rupiye geliyor. Biz İngiliz bir baba oğul, Fransız bir çiftle birlikte kişi başı 200 rupiye bize göre bile lüks sayılabilecek bir ciple anlaştık. Kimse sıkışmıyor, inanılmaz rahat. Televizyonu bile var, her ne kadar kullanmak istemesek de. Beni öne oturttular, yarı uyuyarak, yarı etrafı seyrederek Kajurahu'ya vardık. Cip bizi tam merkezde, üstelik tam bizim kalmayı düşündüğümüz otelin on metre ilersinde bizi bıraktı. İner inmez herzamanki gibi otelciler etrafımızı sardı. Zar zor aralarından sıyrılıp, otele gittik. Sonuçta en pahalı odalardan birini tuttuk ama oda tertemiz, sıcak suyumuz, televizyonumuz var. Pahalı derken de fiyat 12 lira!
Kajurahu aslında ufacık bir kasaba. Ama tapınakları yüzünden çok turist alan bir yer. Birkaç tane grubu bir arada ilk defa burada gördüm. Şu anda en yoğun sezonu olmasına rağmen ortalarda fazla insan yok. Hindistan'da birçok yer şu anda bu durumda. Mumbai saldırıları ülkenin turizmini de çok fena vurmuş. O yüzden insanlar her gördükleri turiste saldırıyorlar. Onları da anlamaya çalışıyorum ama o kadar yorgunluk üzerine biraz yürüyelim derken o kadar insanın saldırısına dayanmak çok zor. Hani buradaki satıcılardansa Amazon'daki sivrisinekleri tercih edeceği geliyor insanın. Biraz dinlenmiş olsam ah diyorum kendi kendime. O zaman bu kadar zor gelmezdi bana, hepsiyle de konuşurdum , uğraşırdım teker teker. Ama hayır demeye bile halim yok doğrusu.
Buradaki bütün tapınakları görmek, ertesi gün için otobüs ve tren biletlerini halletmek sadece birkaç saatimizi aldı. Zaten tapınaklarda ben yine sıkılıp erken çıktım ama Ersoy bir saat daha dolaşıp bütün tapınakları tek tek inceledi. Ben sıkıntılı insanım, ne yapayım..Üstelik bir noktadan sonra hepsi aynı. Mimari, sahneler..Ama çok güzel olduklarını da itiraf etmem lazım.
Son akşamımızı buranın en iyi restoranında pizza yiyerek ve muhabbet ederek geçirdik. İngiliz baba-oğul Alan ve Chris, Carlos ve Bettina..İnsan böyle tanıştığı, muhabbet ettiği insanları kolay kolay unutamıyor. Hele ki tamamen yabancı olmalarına rağmen çoğu zaman en yakınımızdakilerden fazla şey paylaşabiliyoruz. Belki de yabancı olmanın, karşındakilerin seni yargılamayacağını bilmenin rahatlığı bu. Ne yazık ki bizi her zaman ve herkesten önce ve de en kırıcı şekilde yargılayanlar hep en yakınımızdakiler oluyor.
O gün öğleden sonra Ersoy internetteyken Alan bana hikayesini anlattı. 3 yıl önce 19 yaşındaki kızı arkadaşlarıyla gece dışarı çıkıyor. Gece 11'de gelmesi lazım ama sabaha kadar haber çıkmıyor. Alan meraktan uyuyamıyor, herkesi arıyor. En sonunda öğlene doğru eve polis geliyor. Gencecik kızı evlerine 100 metre mesafede ölü bulunmuş. Güvenlik kameraları sayesinde katil hemen bulunuyor, ceza müebbet. Ama Alan ve karısı orada kalmaya dayanamıyorlar, iki oğullarını alıp Avustralya'ya taşınıyorlar.
Bunları bana akşamüstü balkonda biralarımızı içerken anlattı. Ve ağladı. Koskoca adam, kızını anlatırken dudakları titremeye başladı. Sonra Chris biraz gecikince de nasıl da telaşlandı..O an kendi babamı hatırladım ve ona gençliğimde çektirdiklerimi, belki de hala beni nasıl düşündüğünü anladım. Karşımdaki insan bir babaydı, ve hala acı çekiyordu. Umarım Türkiye'ye bir gün gelir, onu ve Chris'i tekrar ve daha iyi görmeyi çok isterim.
Hep diyorum ya, herkesin yola düşmek için kendi nedenleri var.
Sabah erkenden Kajuharu'dan delüx otobüsümüzle ayrıldık. Hindistan'da şu ana kadar otobüs durumumuzu şöyle özetleyeyim: Delüks otobüs bizdeki köy minibüslerinin 10 yıllık hali. Diğerlerini siz tahmin edin. Yüz küsur kilometrelik yolu tam beş saatte geldik. Bu araya aslında rehber kitaplarda yok ama yeni bir tren hattı açıldı. Sadece her gün tren yok. Biz hattın açıldığını sonradan farkettik ama zaten günü uymuyordu. Haydarabad'a gidebilmek için Jhansi'ye otobüsle gitmek zorunda kaldık. Jhansi'ye geldiğimizde önce tren istasyonuna gidelim dedik. Otobüs garajıyla arasında ciddi bir mesafe var. Biletimizi kontrol ettik, yaşasın konfirme olmuş. Buraya gelirken bekleme listesindeydik. Hazır buradayken Haydarabad- Chennai biletini de alalım dedik ama üstümüzdeki para yetmeyince, bir de üstüne oradaki ATM çalışmayınca şehre gidip, para çekip, öye bilet almak zorunda kaldık. Böylece saat bir oldu ama bizim tren gece 11:40'da. Çok vakit var ve burada yapacak birşey yok. Çantaları emanete bıraktık ve Ersoy geldiğimizden beri peşimizden ayrılmayan rikşacıyı ayarladı, bizi gezdirsin diye. Sözümona müzeye, kaleye ve bir saraya gidecektik ama müze ve sarayı görür görmez vazgeçtik. İyi ki de öyle yapmışız..O giriş paralarını daha sonra daha yararlı bir işe harcayıp, istasyonda bir oda tuttuk. Sadece kaleye girdik. Fazla birşey olmamasına rağmen şehri tepeden görmek ve biraz eğlenmek iyi geldi. Kalenin de girişi 100'er rupi ama girişte görevli illa rehber alın, sizi maymunlardan korur diye tutturdu. Biz istemedik, adam rehber fiyatını hemen 150'den 100 rupiye düşürdü ama biz yine hayır dedik. Ufaktan yürürken, bizden önce içeri girmiş olan bir grup oralı kızı gördük. Rampadalar ama ilerleyemiyorlar. Sebep bir maymun. Ben yanlarına gidip, hadi gelin deyince kıkırdayarak beni takip etmeye başladılar. Ancak maymunu geçip, biraz uzaklaşınca onlar da yanımdan ayrılabildi. Önce şaka zannettmiştim ama sonra bir baktık ki, kaledeki herkes maymunlardan uzak duruyor. Hatta 50 metre ilerde olsa bile yollarını değiştiriyorlar. Meğer gerçekten saldırıyormuş hayvanlar..Nedir bu maymunlardan çektiğimiz? Artık hiçbir maymun gözüme sevimli gözükmüyor..Maymundansa fareyi tercih ederim diyeceğim geliyor..
Böylece üç saatlik şehir turumuzu bir saatte bitirip, istasyona geri döndük. Hala çok vakit var ve burası çöl gibi geliyor. İstasyon şu ana kadar gördüklerimin en temiz, en düzenlisi. Hatta iyi bir internet kafesi bile var ama Ersoy içerdeki kocaman fareyi görür görmez internetten falan vazgeçti. Yüksek sınıf biletililer için olan bekleme odasına gittik, kapıdaki görevli yabancı olduğumuzu görünce bilet bile sormadan aldı bizi içeri. İyi de orada da bir televizyon ve bedava tuvaletten başka birşey yok. Televizyonda da çok önemli bir kriket maçı var, herkes onu seyrediyor. Milli maçmış, Sri Lanka- Hindistan. İyi de biz kriketten anlamayız, hatta bana göre çok ama çok sıkıcı. En son Londra'da gitmiştim de bir maça, çoğunu dışarda hatunlarla dedikodu yaparak geçirmiştim. Nasıl bir oyundur bu ya? Bit kadar Kajuharo'da bile bir turnuva vardı.
Hiç bana göre değil...
Sonuçta, daha önce de dediğim gibi bir oda tuttuk. Buradaki büyük istasyonlarda uyuyabileceğiniz odalar, hatta yatakhaneler var. Klimasız oda 250, klimalı 450 rupi. Klimasızı da yeterdi ama kalmadığı için klimalı bir oda tuttuk va daha önce yapmadığımıza pişman olduk. Oda neredeyse bizim evin yarısı kadar. Hani uğraş, dört tane stüdyo daire çıkar. Kocaman, uydu yayınlı bir televizyon da var. Tren saatine kadar üç tane film seyredip, arada bir de uyudum bile. Üstelik sigaramı bile rahat rahat içerek..
Tren saatine doğru platforma gittik ama yine bir saate yakın rötar var. Artık odayı da verdiğimiz için kuzu kuzu bekledik platformda.
Böyle zamanlarda trene binmeyi dört gözle bekliyor insan, en azından biraz bacaklarını uzatabilmek için.
Hindistan'da trende bir sürü sınıf var ama biz 2AC denilen trenleri tercih ediyoruz. Her duvarda ikili ranza var ve diğerlerine göre çok rahat. Bunun bir üst sınıfı tekli ama biz zaten iki kişiyiz. Bir de yastık, çarşaf, battaniye falan verilmeyen Sleeper Class var ama Carlos'tan en son fare hikayelerini dinledikten sonra Ersoy artık lafını bile etmiyor. Bense dünden razıyım bu duruma.
Bugün Kajurahu'dan ayrıldıktan tam 37,5 saat sonra Haydarabad'dayız. Bunun son 20 saati trende geçti. Anlayın yorgunluğu..Yine de gelirken görevlinin bana kapıyı açması, sigaramı içerken şehri ve gölü seyretmek bana iyi geldi. Ta ki göle dökülen kanalizasyonları görene kadar..Vagona hemen geri döndüm.
Buraya gelmemizin ise iki nedeni var: Müze ve buraya kimsenin gelmemesi..Yani sırt çantalı tayfasından. Gerçekten de trende biz ve iki Japon'dan başka yabancı yoktu. Tabii bunun sonucu olarak burada bizim alışık olduğumuz tarzda hosteller de yok. Üstüne bir de bu ara buranın parlamentosu açılıyormuş galiba, ortalık ana baba günü. Kalacak oteli zor bulduk. Ben biraz dolaşmak istedim ama mümkün değil, Ersoy'un deyimiyle Aksaray gibi bir yerin ortasındayız. Milletin bana bakışlarına sinir oldu, böylece erkenden otele döndük. Fena halde karnım aç, yorgunum ve trende çok üşüdüm.
İşte bu yüzden rahat rahat yazabildim ya...Dünyanın en sıcak otel odasında pişiyoruz şimdi de.
Yarın akşam Chennai'ye gidiyoruz. Yine trendeyiz..Allahtan..

PS:
Bir de Varanasi'ye ilk geldiğimde bana otel satmaya çalışan adamı anlatmıştım ya. Çok komik birşeyi atlamışım. Adama Shanti'ye gideceğimi söylediğimde kulağıma eğilip bana ''Oradakiler müslüman, sakın gitme'' diye fısıldamıştı. Hay Allahın salağı!

1 yorum:

Dr. Zeynep Şahin dedi ki...

Bence kurtaj cinayettir, yumurta bir kere dollendikten sonra kendi haline birakirsaniz %90 ihtimalle dunyaya gelecektir. Dollenmeden 3 ay sonra bu olasilik %99'a yukselecektir. %99 olasilikla hayatta olacak bir bebegi siz "kurtaj" yaparak sadece olduruyorsunuz. Bakamam, saglikli olmayacak gibi bahaneler bence cinayeti hakli gosteremez. O zaman kimse Afrikalilara veya yoksullara yardim etmesin cunku bakamiyoruz. Haiti'deki depremden dolayi kendini besleyemeyecek kisilere de yardim etmeyelim, hepsini gaz odasina koyup oldurelim.

Su verecegim linkteki kurtaj videosunu izledikten sonra hala kurtajin cinayet olmadigini dusunuyorsaniz tekrar konusalim.