Sayfalar

21 Ocak 2010 Perşembe

MOSSEL BAY

Bugünün nasıl geçtiğini hiç anlamadım. Sabah zar zor kalktım, giyindim. Çayımı içeyim, uyanırım dedim ama çayımı da ağzıma almamla püskürtmem bir oldu, o kadar sıcakmış ki ağzım tamamen kavruldu. Üstüne üstlük bluzlardaki lekeler çıkmamış, bir de hava fena olunca sıfır moralle başladım güne. Hani her terslik üstüste olur ya..İnsanı çıldırtmak için..
Hava bozuk falan diye ağlamadan çıktık Amerikalı John'la yola, limana doğru. Hava o kadar kötü ki, dalamazsak ne yaparız diye düşündük epey. Bir de benim aklımda çamaşır suyu bulma derdi. Muhabbet ede ede, yokuş ine çıka limana gelmemiz yirmi dakikayı buldu. Geldiğimizde yalnız olmadığımızı gördük. Bir sürü insan toplanmış, dalış için bekliyor. Para ödemekti, ufak bir brifingdi derken bizim tekne geldi. Toplam onbir kişiyiz, tekne pek ufak gözüktü gözümüze. Bir de bir İspanyol çift var, neredeyse tek kelime ingilizce anlamıyorlar. Bana kaldı yine haliyle tercümeler..Tekneye binince sığdık ama hava hala fena, moral sıfır bende. Bu havada köpekbalıkları bile çıkmaz ortaya diye düşünüyorum. Koyun karşısına gidip demir attıktan sonra da karşımıza ilk yarım metrelik bir bebek balık çıkmaz mı? Bende bitti tüm büyük beyaz görme ümitleri haliyle..İlk gördüğüm bu olursa dedim kendi kendime. O sırada bir yavru daha geldi ama allahtan bu biraz daha büyük, iki metre kadar. Şansım dönüyor galiba derken seslendiler, ilk grup suya diye. Altı kişi hemen atlayıp giyindi, girdiler kafese. Ben beklemek istedim, hareket artar diye düşündüm o an nedense. O kadar köpekbalığı belgeseli seyrettik haliyle..İlk grup giydi dalış elbiselerini, girdi kafese..Bekliyoruz gelsin diye vatandaşlar..Geldiler en sonunda hem de nasıl. Kocaman, 3-3,5 metrelik köpekbalıkları..İki balıktan sonra sıra bize geldi, girdik kafese. Geldi gelecek derken bir başladılar, bir- iki derken etrafımızda dev gibi sekiz tane köpekbalığı toplandı. Hele biri pek agresif, her tarafındaki yaralardan belli zaten ne kadar sinirli olduğu. Yara izleri yüzünden ona scarface adını taktım, öyle de kaldı. Scarface biraz sonra ne kadar sinirli olduğunu hepimize kanıtladı. Yemleri dubasıyla yemekle kalmadı, içinde bulunduğumuz kafese de saldırdı. Bir saniye önce elimin olduğu yerde onun diş izlerini gördüğümde korkmadım değil. Ama korkmaktan çok eğlendim. Parmaklarımı yemediği sürece hiç sorun değil. Yine de anlaşılan bizim hatun- dişiydi bu arada- sinirini alamamış, gidip bu sefer kafesin altını yemeye çalıştı..


Sonuçta hayatımda yaptığım en güzel, en eğlenceli şeylerden biriydi. Bence sırf bunu yapmak için bile buraya gelmeye değermiş. Korkutucu derseniz, evet, korkutucu. Ama Scarface bu kadar saldırmasa o kadar çok hoşuma gidermiydi, bilemiyorum. Bir yandan da şans, gidip, saatlerce bekleyip görememek de var. Bence kokumu aldı hayvanlar..Etli butlu Türk, bir daha nereden bulacaklar??
Geri dönerken John'la tek konuştuğumuz köpekbalıklarının ne kadar muhteşem yaratıklar olduğuydu. Parayla pulla ölçmek mümkün değil.
Buraya dün geldiğimizde ilk yaptığım şey çıkıp etrafı dolaşmak oldu. Minibüsle gelirken bir kısmını görmüştük ama yine de biraz bacaklarım açılsın, arada da markete gidip alışveriş yapayım dedim. Kaldığımız yer hemen merkezde ama burada pek merkez falan da yokmuş zaten. Ana caddede birkaç dükkan, aşağıda alışveriş merkezi yavrusu bir yer, o kadar. Sokaklarda da o kadar az insan var ki, hani nüfus sayımı falan mı var diye sorasım geldi. Yine de şehrin güvenli olduğu hemen belli oluyor. Bir çok evin duvarları bırakın elektrikli telleri, yok gibi. Armed Response tabelaları da çok az.
Kaldığımız yer Mossel Bay Backpackers. Hoş, temiz bir yer. Aslında burası üç ayrı bölümden oluşuyor. İlk bina dormlar.(Yani yatakhane, türkçesi var ya da yok bana dorm demek daha kolay geliyor.)Mutfak, oturma odası orada. Hemen arkasındaki ikinci binada bizim kaldığımız iki- dört kişilik odalar var. Yan tarafta ise ufak bir bahçe ve küvet kadar bir havuzun etrafında lüks odalar. Biz orada kalmamamıza rağmen havuzu kullanabiliyormuşuz. Biz havuzu değil ama havuzbaşındaki bedava wi-fi'yi kullandık! Ofisteki bilgisayarda internete girmenin on dakikası on rand, yani iki lira..Biraz pahalı geldi haliyle. Zaten benim yanımda iki yıl önce Tayland'dan aldığım, hafızası az olsa da hala süper çalışan minik laptopum var. Nasıl olsa para etmiyor, hem herşey de parmak hafızalarda..Çalınma korkusu olmadan getirdim rahat rahat buralara..O yüzden genelde geceleri, ortalık sakinleyince yazmayı planlıyorum. Bir nevi meditasyon..

Burada kaldığımız yerde iki şeye bayıldım. Biri mutfak. Gayet düzenli, tabak, bardak, tencere, ne ararsan var. Mikrodalga fırın bile. Uzakdoğu Asya, Hindistan falan derken unutmuşum insanın kullanabileceği bir mutfak olmasının, arada kendi yemeğini yapabilmesinin rahatlığını..Gözünü seveyim Güney Amerika hostellerinin. Seneye oradayım valla..

Diğer bayıldığım şeyse bahçedeki champa ağaçları oldu. Bayılırım champaya. Kırmızısı, beyazı, sarısı..İnanılmaz güzel kokar o yapma gibi duran çiçekleri. Akşam altında oturup biramı içmek tam bir keyif oldu benim için. Yıllardır niyetlendim bir tane getirmeye ama olamadı ne yazık ki. Zaten zavallı bizim memleketin kışına dayanamaz.
Diyeceğim odur ki: Mossel Bay'e köpekbalıkları dışında gelmek için bir sebep yok. Ama yapacaksanız da Gansbaai yerine buraya gelin derim. Orası kadar kalabalık değil, balık da belki daha fazla var burada..
Yarın Wilderness'a gitmeye karar verdik. Bir tabiat parkının hemen yanında ama beni cezbeden aslında adı oldu. Böyle güzel bir isim var mı? Bakalım ismi kadar güzel mi?

Hiç yorum yok: